İlim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İlim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Aralık 2008 Pazar

Allah Sevgisinin İspatı: Kurban ve Teslimiyet

İbrahim Aleyhisselam, Allah için biricik evladını kurban etti. Hiç itiraz etmeden “Neden, Niçin?” demeden, Allah’a mutlak bir itaat ve teslimiyet göstererek… Yeryüzü, tarih boyunca böyle bir imtihan tablosu görmemiş. Melekler bile hayrete düşüyor. Babası İlâhî emri yerine getirmek için yavrusunu yatırmış, çocuk ise kendisini tamamen teslim etmiş. Buradaki asıl maksat Hz. İsmail’in kesilmesi değil, Hz. İbrahim’in kalbindeki Allah sevgisine ortak olan, İlâhî sevgiye karışan evlat sevgisini kesmekti. İbrahim Aleyhisselam, bıçağı oğlunun boğazına sürünce, gönlündeki evlat sevgisini kesmiş ve orada yalnızca Allah sevgisi olduğunu ispatlamıştı.


Kurban Bayramı gelince her birerlerimiz İbrahim ve İsmail Aleyhisselam’ı mutlaka hatırlarız. Allah-u Tealâ’ya karşı gösterdikleri o büyük teslimiyeti ve bunun karşılığı olarak da Mevlâ’nın kendilerine koç ihsan etmesini takdir ve hayranlıkla yâd ederiz.
Bütün dünya Müslümanları olarak kurban bayramı günlerinde, Allah’ın rızasını kazanmak ve O’na yaklaşmak için kurban keser, bu dini vecibemizi yerine getiririz. Böylece, baba-oğul bu iki Peygamberin asırlar önce başarıyla verdikleri imtihanın heyecan ve sevincini tekrar yaşarız.
İbrahim Aleyhisselam, Allah için biricik evladını kurban etti. Bu büyük bir imtihandı ve imtihanların en zoruydu. Bundan önce de zor imtihanlara tâbi tutulmuştu. Malını Allah yolunda sebil edip tüm servetini gözden çıkarmış, Nemrut’un ateşine gözünü kırpmadan atlayıp canını seve seve feda etmişti. Elbette bunlar da zor imtihanlardı fakat bu seferki hepsinden çok daha zordu. Çünkü çok sevdiği yavrusu, ciğerparesi evladını bizzat kendi eliyle Allah için kurban edecekti…
İnsanlık tarihinde eşi benzeri görülmemiş bu imtihan tablosunu, Allah’a karşı müthiş bir teslimiyetin ve sadakatin ispatı olan bu ibret vesikasını, ayeti kerimelerin ışığında kısaca gözden geçirelim:
Rivayet edilir ki; İbrahim Aleyhisselam hicretten sonra kavminden ve akrabasından uzak kalmıştı. Bu durum Onun için bir nevi uzlet gibi oldu. Tamamıyla Rabbine yönelip vakitlerini ibadetle geçirmeye başladı. Bu arada “Rabbim, Bana salihlerden olacak bir evlat ver” (Saffat: 100) diye, hayırlı bir evlat için dua ediyordu. Bunun için nezirde bulundu. Şayet bir erkek evladı olursa, onu Allah için kurban edecekti. Mevlâ Tealâ böylesine büyük bir arzuyla dua eden Halil’inin duasını kabul buyurdu ve O’nu bir evlatla müjdeledi. “Biz de O’nu yumuşak huylu bir oğul ile müjdeledik” (Saffat: 101) Çok geçmeden İbrahim Aleyhisselam’ın, Hacer anamızdan nur topu gibi bir evladı oldu ve Hz. İsmail dünyaya geldi.

Rüyada Gelen Kurban Emri
Bir zaman sonra, İbrahim Aleyhisselam aldığı İlâhî bir emir sebebiyle, Hacer anamızı ve oğlu Hz. İsmail’i Mekke’ye götürüp, bu günkü Beytullah’ın olduğu yere bıraktı. Ve onlar bundan böyle orada, Mevlâ’nın korumasında hayatlarına devam ettiler. Tabii İbrahim Aleyhisselam da her sene Mekke’ye gidip onları ziyaret ediyordu. Aradan seneler geçti ve böylece İsmail Aleyhisselam serpildi, büyüdü ve yürüme çağına geldi.
İbrahim Aleyhisselam, âdet üzre onları ziyarete gitmişti. Mina’da (Mekke’de Harem bölgesine dahil olan ve bu gün Huccacı Kiramın kurban kestikleri yerde) istirahat için uyuduğu sırada, rüyasında: “Ey İbrahim! Nezrini yerine getir. Allah’ın emrine binaen oğlunu kurban et!” diye bir nida işitti. Uykudan uyanınca, bunun Rahmanî olup olmaması hususunda şüpheye düştü.
Bu rüya hususunda Fahri Razi, Hazîn ve Kâdi Beydavi buyuruyorlar ki: “İbrahim Aleyhisselam bu rüyayı arefe gününden bir gün evvel gördü. Fakat bu rüya ‘Rahmanî mi yoksa şeytani mi?’ diye tereddüt ettiği için bu güne (Zilhicce ayının sekizinci gününe) “Terviye günü” denir.” Terviye “şek, şüphe”mânasına gelir.
İbrahim Aleyhisselam arefe günü tekrar aynı rüyayı görüp aynı hitabı işitince, bu rüyanın Rahmanî olduğunu anladı. Bu sebeple o güne de “Bildi” manasına gelen “Arefe” dendi. Yani rüyanın Rahmanî olduğunu bildi.
Mesele anlaşılmıştı. Fakat bu emir ne zaman yerine getirilecekti?
Üçüncü gün yine aynı rüyayı görünce, İlâhî emrin o gün yerine getirileceği anlaşılmış oldu. Bu güne de “Nahr” günü (Kurban Bayramı günü) denildi.

Devreye Giren Şeytanın Vesveseleri
İşte o gün İbrahim Aleyhisselam hanımına dedi ki:
- Ben Rabbime ibâdet için evden çıkacağım, yanımda oğlumu da götürmek istiyorum. O’nu güzelce yıka, hoş kokular sür ve en güzel elbiselerini giydir!
Bunun üzerine annesi oğlunu hazırladı ve baba-oğul evden çıktılar. Yolda giderlerken şeytan bir ihtiyar suretinde İbrahim Aleyhisselam’ın yanına gelip: - Bu konuda acele etme! Belki Allah Seni bu işten muaf tutar. Hem oğlunun şu boyuna, posuna, endamına ve güzelliğine baksana; hiç böyle bir evlada kıyılır mı? dedi. Hz. İbrahim: - Ey mel’un, defol! Bu Bana Rabbimin emridir. Şayet yüz bin oğlum olsa hepsini Allah için seve seve kurban ederim! diyerek şeytanı kovdu.
Şeytan, İbrahim Aleyhisselam’dan ümidini kesince bu sefer İsmail Aleyhisselam’a yanaştı:
- Senin neşen yerinde ama boşuna sevinme! Çünkü baban seni kesmeye götürüyor, dedi. İsmail Aleyhisselam ise:
- Bir baba evladını hiç keser mi, hem niçin kessin ki? diye cevap verdi. Şeytan:
- Çünkü bunu O’na Rabbi emretti... Şeytan, henüz çocuk yaşta olan İsmail Aleyhisselam’ı kandırmak maksadıyla böyle söylemişti. Evet, o çocuktu; ama Peygamber olacak çocuk… Öyle bir cevap verdi ki; şeytan bunu dediğini de diyeceğini de pişman oldu.
- Bre melun! Eğer bu Rabbimin emriyse, o zaman sana ne oluyor?! Rabbimin emri başım üstüne, dedi ve şeytanı kovdu. Ardından da onu taşlayıp sol gözünü kör etti. Şeytan aleyhillane üzüntüyle oradan kaçtı. Sonra Hacer anamızın yanına geldi. Ve son bir gayretle onu kandırmaya uğraştı ama muvaffak olamadı.
Böylece baba-oğul beraberce yollarına devam ettiler… Biraz sonra yeryüzü, insanlık tarihinde eşi ve benzeri görülmemiş çapta büyük ve muazzam bir olaya şahit olacaktı. Mevlâ Tealâ bu ibret tablosunu, bir imtisâl örneği olarak bizlere şöyle sunuyor: “Vaktâ ki çocuk babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince: (Hz. İbrahim) ‘Yavrucuğum! Rüyamda seni boğazladığımı görüyorum, bir düşün ne dersin?’ dedi. O da cevaben: ‘Ey Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın’ dedi.” (Saffat:102) Ayet-i Kerimeyi tahlil edecek olursak, bu iki büyük insanın ruh hallerini çok iyi anlamış oluruz. Demek ki, İbrahim Aleyhisselam bu zor emrin ağırlığı sebebiyle, acı içinde dehşete düşmemiş veya bu işten bir an önce kurtulmak telaşıyla infiale kapılmamış. Ya da bir punduna getirip, oğlunu kandırarak emri bir an önce infaz etmeye de çalışmamış. Oğluna seslenişinden bu açıkça anlaşılıyor. Söze “Ya Büneyye!” (Ey Oğulcuğum) diye başlıyor ve İlâhî emri kendisine bildiriyor. Öyle panik ve dehşet havası içinde değil, sükûnetle ve sevgiyle…
Evet, bu emri yerine getirmek gerçekten çok zor. Hatta evladının hayatına son vermesini istemekten daha zor. Veya oğlunu, geri dönmeyeceğini bildiğin bir savaşa gönderirsin; bu iş böyle de değil... Çünkü oğlunu boğazlama işini bizzat kendisi yapacak; sırf Allah emretti diye! Hiç itiraz etmeden “neden, niçin?” demeden, Allah’a mutlak bir itaat ve teslimiyet gösteriyor İbrahim Aleyhisselam. İşte İman! İşte itaat! İşte teslimiyet! Ve Halilullah makamı...

Hz. İsmail’in Teslimiyeti
Gelelim henüz çocuk yaştaki İsmail Aleyhisselam’a. Hakkındaki Ilâhî emri duyunca acaba ne diyecek? Hangi ruh haline bürünüp babasına nasıl tepki gösterecek?..
Şimdi O da babasının daha önce yükseldiği ufuklara yükseliyor ve diyor ki: “Ey Babacığım! Ne ile emrolunduysan yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” (Saffat:102) sözüne “Ey Babacığım!” diyerek, sevgi ve hürmet dolu bir ifadeyle başlıyor. Hakkında verilen boğazlanma kararını duymak, hem de bu işin babası tarafından yapılacak olması demek onu üzmemiş, babasına olan sevgisini azaltmamış. Çünkü insan ister istemez ürperebilir, hatta o anda insanın akli muvazenesi dahi bozulabilir. Ama böyle bir durumda bile babasına karşı edep ve terbiyesini bozmuyor. Sadece babasına karşı değil, Mevlâ’ya karşı da edebini muhafaza ediyor ve: “Allah dilerse, beni sabredenlerden bulacaksın.” diyor. Bu sözde büyük incelikler var. Öncelikle kendi tahammül gücünün sınır ve hududunu bilmek var öyle kuru bir kahramanlık taslamıyor. Kendi nefsine pay ayırıp “Ben şöyleyim, ben böyleyim. Allah yolunda can veririm, kan dökerim!” şeklinde, pehlivan edasıyla şecaat arz etmiyor. Hâlbuki Allah için boğazlanmayı gönül rızasıyla kabul etmiş, bundan ötesi var mı? Ama buna rağmen, bütün keremi ve üstünlüğü Allah’a havale ederek “Allah dilerse, beni sabredenlerden bulacaksın.” diyor.
Karşılıklı konuşma faslı bitince sıra geliyor tatbikâta... Az sonra, cihan tarihinin bu eşsiz imtihan tablosu, insanoğlunun alıştığının dışında zuhur edecek. “Böylece ikisi de Allah’a teslimiyet gösterip, babası oğlunu alnı üzerine yatırınca” (Saffat: 103).
Rıza, itaat ve teslimiyet…

Böyle İmtihan Görülmedi
Yeryüzü, tarih boyunca böyle bir imtihan tablosu görmemiş. Melekler bile hayrete düşüyor. Babası ilâhî emri yerine getirmek için yavrusunu yatırmış, çocuk ise kendisini tamamen teslim etmiş. Burada yapılan şey bir cesaret gösterisi filan, kahramanlık ve bahadırlık hiç değil! Bir mücahit meydana atılır, vurur veya vurulur. Bir asker cepheye gider, sağ dönmeyeceği ihtimalini de göz önüne alarak savaşır. Fakat bunlarla o iki dev şahsiyetin yaptığı şey çok farklı.
Ve İbrahim Aleyhisselam bıçağı oğlunun boğazına sürdü, fakat bıçak kesmedi. Tekrar denedi yine olmadı. Bunun üzerine elindeki bıçağı hemen yanı başındaki kayaya sürünce, o koskocaman kaya ikiye bölündü. Kayayı kesen bıçak, yumuşacık bir teni kesmemişti. İbrahim Aleyhisselam bıçağa sitem etti:
- Ey bıçak! Beni Rabbime asi mi edeceksin, niçin kesmiyorsun? Bıçak dile geldi:
- Halil diyor kes! Celil diyor kesme! Ben de Celil olan Allah’ı dinliyorum. İbrahim Aleyhisselam bu sırada alnında biriken terleri silerken, yıllarca önce ateşin kendisini yakmadığını hatırladı. O zaman ateşe “Yakma!” emrini veren Allah-u Tealâ, bugün de bıçağa: “Kesme!” emrini vermişti.
Böylece Emir yerine gelmiş ve imtihan kazanılmıştı. Bu iki büyük insan, Allah’a olan teslimiyetlerini apaçık bir şekilde ispatlamış oldular. Geriye ne kaldı? Bedenin elemlenmesi ve cismin boğazlanıp kanın akıtılması…
Bunu da bir hayvanın boğazlanışı telâfi ederdi. İşte o esnada Cebrail Aleyhisselam elinde büyük bir koçla göründü. “Doğrusu bu apaçık ve kat’i bir imtihandı. O’na fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik” (Saffat:106-107).

Kurban Bayramı’ndaki Tekbirlerin Sebebi
Cebrail Aleyhisselam gökten inerken yüksek sesle:“Âllâhü Ekber! Âllâhü Ekber!” diyerek tekbir getirdi. İbrahim Aleyhisselam başını kaldırıp bu manzarayı görünce: “Lâ ilâhe illallâhü vellâhü ekber!”diyerek karşılık verdi. Boynuna bıçağın inmesini bekleyen İsmail Aleyhisselam, tekbir ve tehlili duyunca meseleyi anladı. Demek imtihan kazanılmış ve Mevla Teâla canını bağışlamıştı. O da: “Âllâhü Ekber velillâhil hamd!” diyerek, Mevlâya hamd etti. İşte tekbir budur. Bu sebeple, Kurban Bayramı günlerinde farz namazlarından sonra yirmi üç vakit “Tekbir” getirilir.
Aslında burada asıl maksat Hz. İsmail’in kesilmesi değil, Hz. İbrahim’in kalbindeki Allah sevgisine ortak olan, ilâhî sevgiye karışan evlat sevgisini kesmekti. İbrahim Aleyhisselam bıçağı oğlunun boğazına sürünce, gönlündeki evlat sevgisini kesmiş ve orada yalnızca Allah sevgisi olduğunu ispatlamıştı. Mevla Teâla kullarından, kulluk ve teslimiyetten başka bir şey istemiyor. Bunun ispatı için de bizleri imtihan ediyor. Yoksa Allahu Teâla kullarını cezalandırmak için imtihan etmez.
Kanların boşuna akmasına, canların heder edilmesine asla rıza göstermez. Fakat kulundan da öyle bir teslimiyet ve itaat istiyor ki; gerektiğinde malını, gerektiğinde evladını, hatta canını bile Kendi yolunda fedâ edip, kurban edebilmeli...
Bizler de inşallah kurbanlarımızı keserken şöyle niyet edelim; “Ya Rabbi! Şayet bizlere ‘Evladını kes’ diye emretseydin keserdik. ‘Canını ver’ deseydin onu da verirdik. Fakat ‘Kurban kes’ buyurdun. İşte kesiyoruz kabul eyle…” Bu vesileyle bütün okurlarımızın Kurban Bayramını şimdiden tebrik eder, keseceğimiz kurbanların Kendisine yaklaşmamıza vesile olmasını Yüce Rabbimden niyaz ederim.
Fi Emanillah!..

9 Kasım 2008 Pazar

HELÂL LOKMANIN ÖNEMİ

Mide, yenilen şeylerin toplandığı yerdir. Oraya helâl lokma koyarsan, azalardan sâlih ameller meydana gelir. Şüpheli lokma koyarsan, azalar Allah yolunda amel etmekte şüpheye düşerler. Eğer haram lokma koyarsan, o lokma seninle Allâh-ü Teâlâ arasında bir perde olur da, bu yolda yürümen mümkün olmaz…

Hayatımızı idame ettirebilmemiz için, her canlı gibi bizim de yemeye içmeye ihtiyacımız var. Malum atalarımız “Can boğazdan gelir” demişler. Yaşamak için elbette yenilecek-içilecek fakat, helâle ve harama da dikkat edilecek… Bu konuda Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in pek çok hakikati ihtiva eden bir hadîsi şerifi vardır.
Buyuruyor ki: “Helâl de bellidir, haram da bellidir. Bu ikisi arasında şüpheli şeyler vardır. İnsanların çoğu bunların helâl mi, haram mı olduğunu bilmez. Bu şüpheli şeylerden sakınan, şerefini ve dinini korumuş olur. Şüpheli şeylere giren harama da düşer. Böyle kimselerin durumu, tıpkı koruluğun etrafında koyunlarını otlatan çoban gibidir. Her an o koruya dalabilir. Dikkat edin. Her melikin bir korusu vardır. Allah’ın yeryüzündeki korusu da haram kıldığı şeylerdir… Dikkat edin! Bedende bir et parçası vardır ki, o iyi olduğunda bütün beden iyi olur. O bozulduğunda da bütün beden bozulur. İşte o, kalptir!”
Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in buyurduğu üzere, haramlardan kaçınmaya îtina göstermek icabettiği gibi, şüpheli şeylerden de kaçınmak gerekiyor. Her ne kadar günümüzde şüpheli diyebileceğimiz pek çok gıdalar olsa da, bu konuda mümkün mertebe hassas davranmalı, gerek yediklerimiz, gerekse yiyecek için yaptığımız alış verişler hususunda dikkatli olmalıyız. Çünkü yaptığımız ibâdetlerin aşkla-şevkle, lezzetle yapılabilmesinin, ağzımızdan giren ve midemize inen yiyeceklerle çok yakından alakası vardır.
Mesela benzinle çalışan arabanın deposuna, benzin yerine mazot veya su konulsa, nasıl ki o arabanın motorunu fesada uğratıp çalışmasını aksatırsa, aynı şekilde midesi helâl lokmaya endekslenmiş olan insanoğlunun da midesine, haram veya şüpheli lokma girince, insanın mâneviyatı fesada uğrar, feyiz ve fuyûzatı kesilir, huşu kaybolur ve ibâdetlerini yapmakta zorlanır.
İnsanın yediği şeyler bir nevi yaptığı amellerinin tohumu gibidir. Nasıl ki; toprağa atılan tohum tatlı bir meyve ağacının tohumu ise, vereceği mahsulün de meyvesi tatlı ve güzel olur. Şayet o tohum acı veya zehirli bir ağacın tohumuysa, onun mahsulü de zehirli olur. İşte aynı şekilde mideye atılan tohum da helâl olursa, yani kişi helâl ve temiz gıdayla beslenirse; o kimsenin azalarından da hayırlar ve güzellikler zuhur eder. Şayet mideye girenler haram ise; haram gıda ile beslenen uzuvlar birer günah ve fesat makinesi gibi çalışır. Nitekim Ebu Bekr-i Dükkî hazretleri şöyle buyurmuştur: “Mide, yenilen şeylerin toplandığı yerdir. Oraya helâl lokma koyarsan, azalardan sâlih ameller meydana gelir. Şüpheli lokma koyarsan, azalar Allah yolunda amel etmekte şüpheye düşerler. Eğer haram lokma koyarsan, o lokma seninle Allâh-ü Teâlâ arasında bir perde olur da, bu yolda yürümen mümkün olmaz” buyurmuştur.
Yukarıda arz ettiğimiz hadîsi şerifin sonunda Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) helâle ve harama, şüpheli şeylere dikkat çektikten sonra, kalbe de dikkat çekiyor: “Dikkat edin. Bedende bir et parçası vardır ki o iyi olduğunda bütün beden iyi olur. O bozulduğunda da bütün beden bozulur. İşte o kalptir.” buyuruyor. Buradan ne anlıyoruz? Demek ki, yediğimiz ve içtiğimiz şeylerin, helâl, haram veya şüpheli olmasının kalbe de etkisi var. Zahiri olarak da yediğimiz bir gıda midede hazmedildikten sonra gerekli yerlere gönderilir, kalbe de kan olarak gönderiliyor ve bu kan, kalp vasıtasıyla bütün vücuda pompalanıyor. Eğer bu kan helâl rızkın ürünü ise, onunla hem kalb mânen sağlıklı olacak, hem de o selim kalbin pompaladığı temiz kanla bütün bedenin mânen sıhhati temin edilecek, şayet bu kan haram gıda ürünü ise, kalp mânen fesada uğrayacak ve bu kanın deveran ettiği bedeni de fesada uğratacaktır. Kalp; bir nevi beden memleketinin başkentidir. Nasıl ki, başkent iyi yönetirse memleket sulh ve huzur içinde olur. Ama yönetimde zafiyet ve bozukluk olursa bütün memleketi anarşi, terör sarar. İşte aynı şekilde kalp ifsad olursa bütün organlar ifsad olur, kalp ıslah olursa bütün organlar ıslah olur. O zaman göz harama bakmaz, ağız haram yemez, dil yalan demez, el çalıp çırpmaz...
Demek dön dolaş, iş helâl lokmada düğümleniyor. Yani yenilen şeylerin ve alınan gıdaların, insanın maddi vücut yapısında etkisi olduğu gibi, mânevî yapısında ve terakkisinde de çok büyük tesiri vardır. Bizler madem bu dünyaya kulluk için, Allah’ı bilmek için geldik, öyleyse yaratılış gayemize uygun yaşamak ve bu dünya imtihanını kazanmak için, yediklerimize azamî derecede dikkat etmeliyiz.
Hem beden, hem de ruh sağlımız için yediklerimizi araştırıp sormalı, helâl ve haram konusunda hassasiyet göstermeliyiz. Tâbiri caizse boğazımızda bir kırmızı ışık olmalı, yani her gelen lokmaya geç dememeliyiz. Önce “bir dur bakalım” demeli, bu lokma haram mı, helâl mi; faydalı mı, zararlı mı? Şayet onay alırsa, o zaman yeşil ışık yakıp mideye geçişine müsaade etmeliyiz.
Afedersiniz de, hayvanlar bile her önüne gelen otu yemiyor. Önce yiyeceği ota bakıyor, kokluyor sonra yiyor. Peki, eşrefi mahluk olan insanoğlu, sormadan araştırmadan her önüne geleni yiyebilir mi? Birçoğunun ağzında adeta sakız gibi çiğnediği “üzümünü ye bağını sorma” gibi harama teşvik eden felsefeler, asla bir Müslüman’ın literatüründe yoktur. Elbette sorulacak ve araştırılacak…
Büyükler bu konularda çok titiz ve dikkatliydi. Hz. Ebu Bekir (Radıyallâhü Anh) yemeğini getiren hizmetçisine, her defasında onu nereden getirdiğini ve bu yiyeceği hangi yolla tedarik ettiğini sorardı. Bir defasında hizmetçisi süt getirmişti. Hz. Ebu Bekir (Radıyallâhü Anh) nasıl olduysa, bu sütün nereden temin edildiğini sormadan bir miktar içmişti ki, aklına geldi ve hemen sordu:
- Bunu nereden aldın? Hizmetçisi cevap verdi:
- Cahiliye devrinde kâhinlikten para kazanıyordum. O dönemde bir kavme kehanette bulunduğum için alacağım vardı. Şimdi o alacağıma karşılık olarak bu sütü aldım. Bunu duyan Hz. Ebu Bekir’in beti benzi attı, ani bir refleksle hemen parmaklarını mübarek ağzına soktu ve içtiği sütü midesinden çıkarmak için zorla istifra etmeye çalıştı. Ve neticede midesinde ne var ne yok hepsini dışarı çıkardı. Sonra ellerini açıp: “Allah’ım! Midemde kalıp damarlarıma karışan kısmından da Sana sığınırım.” diye duâ etti. Onun haram helâl konusundaki bu hassasiyetini görenler sordular:
- Ya Eba Bekir! Bu kadarı da fazla değil mi, ne diye kendine böylesine ızdırap veriyorsun? Ebu Bekir (Radıyallâhü Anh) şöyle cevap verdi:
- Ben Rasûlullah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’den bizzat dinledim, O: “Vücudunda haram lokma bulunan kimsenin ancak cehennemle temizleneceğini” söyledi.
Haram Lokma duâların kabulüne manidir.
Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: “Bir kimse uzun bir yolculuğa çıkar. Saçları dağılmış, toza torağa bulanmış bir halde ellerini semaya uzatarak; Ya Rabbi! Ya Rabbi! Ya Rabbi! diye duâ eder. Halbuki yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, hâsılı kendisi haramla beslenmiş olursa böylesinin duâsı nasıl kabul edilir.”
Sad bin Ebi Vakkas (Radıyallâhü Anh) bir gün Efendimize dedi ki: “Ya Resûlellah! Duâ buyurun da, Allâh-ü Teâlâ, beni duâsı makbul olanlardan eylesin.” Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) ona şöyle buyurdu: “Ey Sa’d! Helâl ve temiz rızık kazan ki, duân makbul olsun.” Rivâyet edilir ki: Kûfe’de duâsı çok makbul kimseler vardı, şayet başa zalim bir vali gelse, onlar hemen bedduâ ederler ve zalim vali helak olur giderdi. Tabi gün geldi, zulmüyle şöhret bulmuş olan Haccac-ı Zalim Kûfe’ye vali oldu. Zalim Haccac bu kıymetli zatların, bu konudaki şöhretlerini evvelce duymuştu, o da zalim olduğu için, bu zatlar kendisine mutlaka bedduâ edeceklerinden ve helak olacağından korkuyordu. İşte bu tehlikeyi bertaraf etmek için bir hile düşündü.
Kûfe’de göreve başlayacağı zaman, vali konağında büyük bir ziyafet verdi. Ve güya istişare etmek ve kıymetli tavsiyeleriyle hareket etmek maksadıyla, şehirdeki bütün ulema ve sulehayı yemeğe davet etti. Onlara yedirdi, içirdi. Sonra Haccac rahat bir nefes alıp dedi ki: “Artık rahatım. Çünkü bunların karınlarına haram lokma girdi ya, artık bedduâları tutmaz.”
Haram lokma duâların kabul edilmesine, Mevlâ’ya yükselmesine perde oluyor. Yahya bin Muaz hazretleri: “Taat (kulluk vazifelerini îfâ) bir hazinedir. Anahtarı, duâ; anahtarın dişleri ise helâl lokmadır.” buyurmuştur.
İslâm büyüklerinin hemen hepsi, yedikleri ve içtikleri şeylerin helâl ve temiz olması hususunda çok hassas davranmışlardır.
Şah-ı Nakşibend (Kuddise Sirruhû) hazretleri maîşet ve geçimine bir çekirdek bile haram karıştırmazdı. Kendisinin ve âile efrâdının helâl yemesine çok dikkat ederdi. Şüphelendiği herhangi bir şey olursa ondan da uzak dururdu. Ve: “İbâdet on kısımdır. Dokuzu helâl rızık aramaktır. Diğer kısmı sâlih ameller ve ibâdetlerdir.” hadîsi şerifini okurlardı. Nafakasını çalışarak temin eder, bunun için eker, biçerdi. Bir keresinde müridlerinden bir tanesi Şah-ı Nakşibend hazretlerine, “mânevî hâllerinin kaybolduğu” konusunda şikâyette bulundu. Nakşibend hazretleri ona: “Yediğin lokmaların helâlden olup olmadığını araştır” buyurdu. Bu mürid düşündü, araştırdı ve bir de baktı ki, yemeği pişirirken, ocakta helâl olup olmadığı şüpheli bir odun yakmış. Meğer mânevî halleri bundan sebep kaybolmuş. Derhal tövbe istiğfar edip o mânevî hallere tekrar kavuştu. Şah-ı Nakşibend hazretleri yediği yemeğin haram veya şüpheli olması bir kenara, şayet bir yemek gafletle veya gazap halinde pişirilse dahi o yemekten ne kendisi yer, ne de müridlerine yedirirdi.
Bir keresinde Şâh-ı Nakşibend hazretleri Gazyut denilen bir beldeye gitti. Orada sevenlerinden birisi onlara yemek ikram etti. Nakşibend hazretleri o yemekten yemedi ve şöyle buyurdu: “Bu yemekleri pişiren kimse, gadab hâlinde pişirmiş. Onun için biz bu yemeği yiyemeyiz.” Sonra şöyle devam etti: “Bir yiyecek şayet gaflet içinde, öfkeyle veya kerâhatle hazırlansa, onda hayır ve bereket yoktur. Zîrâ ona nefis ve şeytan karışmıştır. Böyle bir yemeği yiyen kimsede mutlaka bunun tesiri meydana gelir.
İnsanların hâlis ve sâlih ameller işlemeye muvaffak olamamalarının sebebi; yemek ve içmek husûsunda dikkat etmemeleridir. Özellikle namazda huşû’ ve hudû’ hâlinde bulunmak, lezzetle, göz yaşı dökerek ibâdet edebilmek, helâl lokma yemeye ve yemeği Allâh-ü Teâlâ’nın huzûrunda imiş gibi yemeğe bağlıdır. Vücûduna haram lokma karışmış bir kimse, namazından da, ibâdetinden de tad alamaz.” Ebu Bekir Verrak hazretleri’nin sözüyle bitirelim. Diyor ki:
- Sabahları kalkınca insanlara bakarım; kimin helâl, kimin haram yediğini anlarım. Kendisine sordular:
- Bunu nasıl anlıyorsun? Cevap verdi: - Her kim sabahleyin kalkar kalkmaz dilini boş laf, gıybet ve sövüp saymakla meşgul ediyorsa, bilirim ki bu hal yediği gıdadan kaynaklanmaktadır. Her kim de sabahleyin kalktığında dilini Allâh-ü Teâlâ’nın zikri, kelime-i tevhid ve istiğfarla meşgul ediyorsa, onun aldığı gıda da helâl yoldandır.
Fi Emanillh!



8 Ekim 2008 Çarşamba

Günahlar ve Sonuçları

Her bir günahın içinde küfre gidecek bir yol vardır. Günah; istiğfar ile hemen yok edilmezse, kalbi kötülüğe sürükler ve Allâh-ü Teâla’nın itaatinden çıkmış bir kalp hâline getirir.

Soru: Günah ne demektir, günah ve isyanın sonuçları nelerdir?
Cevab: Bismillâhirrahmânirrahim.
Allâh-ü Teâlâ’nın yasakladığı bir işi yapmaya günah denmektedir. Allâh-ü Teâlâ’yı tanımaya, kulluğa engel olan, Allâh-ü Teâlâ ile kulun arasına perde olan herşey günahtır. Günahlar, kebâir yani büyük ve sagâir yani küçük olmak üzere iki türlüdür. Genelde Kur’an-ı Kerim veya Sünnetle yasak olduğu belirtilen ve cezasından söz edilen suçlara büyük günah denmiştir. Allâh-ü Teâlâ’yı tanımaya engel olan ve yapılması hâlinde şer’î ceza gerektiren veya Allâh-ü Teâlâ ‘nın cehennem azâbıyla tehdit ettiği günâhlar kebâirdir. Dünyada cezayı, ahirette de azâbı gerektirmeyen küçük suçlar da sagâirdir. Ancak buradaki büyüklük, kendinden küçük olanına yol açma anlamında değildir. Bir günahın büyük veya küçük diye anılması, kul açısından küçüğüne karşı gevşeklik hakkı doğurmamaktadır. Kimi durumlarda küçük günahlarda ısrar etmek de büyük bir günah olarak görülmüştür. Yani devamlı işlendiğinde küçük günâh, küçük olmaktan çıkar. Nitekim Abdullah b. Abbas (radıyllâhü anhümâ)’dan rivâyete göre Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi Vesellem): “Israr etmekle beraber küçük günah kalmaz, yani küçük günahlar ısrarla işlenmeye devam edilirse, onlar da büyük günah olur. Tevbe ve istiğfar etmekle de büyük günah kalmaz, yani affedilir.” buyurdu.1
Küçük de olsa günahlarda ısrar etmek, hakkın aynası olmak için yaratılan, iman yeri olan kalbi karartır. Günah kalbe işleyip onu karartarak iman nurunu oradan çıkarıncaya kadar katılaştırır. Her bir günahın içinde küfre gidecek bir yol vardır. Günah istiğfar tövbe ile hemen yok edilmezse, kalbi kötülüğe sürükler ve Allâh-ü Teâlâ’nın itaatinden çıkmış bir kalp haline getirir. Bu bakımdan: “Günâhın küçüklüğüne-büyüklüğüne bakma, kime karşı suç işlediğine bak!”
Nevvas b. Sem’an el-Ensarî (radıyllâhü anh) diyor ki: Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi Vesellem)’e, iyilik ve günah hakkında sordum. Şöyle buyurdular: “İyilik, ahlâk güzelliğidir. Günah ise, kalbinde gıcık yapan, içini rahatsız eden ve insanların muttali, yani haberdar olmasından hoşlanmadığın, istemediğin şeydir.”2 Vâbisa b. Ma’bed el-Esdî (r.a.) ya, Resûlullah (Sallallâhü Aleyhi Vesellem): “Birr, yani iyilik ve ism, yani günahı sormaya geldin, değil mi? buyurdu. Vâbisa: “Evet” dedi. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallâhü Aleyhi Vesellem) parmaklarını bir araya getirdi, onunla göğsüne vurdu ve üç kere: “Ey Vâbisa! Nefsine danış, kalbine danış, buyurdu. Devamla da: Birr, (iyilik) Nefsin sükûnet bulduğu, yatıştığı ve kalbin mutmain olduğu şeydir. İsm, (günah) ise müftî olan insanlar sana fetva verseler bile, nefsinde gıcıklık yapan ve kalbinde tereddüt meydana getiren şeydir.” buyurdu.3 Evet, Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi Vesellem)’in, iyilik ve günahı tefsir edişindeki şümûle dikkat etmek gerekir.
Ebu Hureyre (radıyllâhü anh)’den rivayete göre, Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:
- Yedi helâk ediciden sakının!
- Onlar nelerdir, Ya Resûlullah!
- Allâh’a şirk koşmak, sihir, Allâh-ü Teâlâ’nın öldürülmesini haram kıldığı bir canı haksız yere, şer’i bir hüküm olmaksızın öldürmek, fâiz yemek, yetim malı yemek, cihaddan kaçmak ve her şeyden habersiz namuslu mü’min bir kadına zina iftirasında bulunmak.”4
Kısacası: Her bir haram insanı helâka götürür ve ahiretini zararla sonuçlandırır. Şirk, sihir, cana kıymak, fâiz ve yetim malı yemek, cihaddan kaçmak bu günahların en başında gelenleridir. Kurallara uyulduğu müddetçe insanlar felâha ulaşabilir. İnsana zarar veren her şeyden uzak durmak gerekir. Bu yedi maddede sayılanlardan, zarar vermeleri ve helâka sürüklemeleri sebebiyle sakınılmak emredildiği gibi, zarar verme özelliği olan her şeyden kaçınmak gerekir. Sünnetin bir hayat sistemi olduğunu unutmamak gerekir. Özellikle büyük olarak zikredilen günahların bir toplumda yaygınlaşması, o toplumda İslam’ın etki kaybına uğradığını gösterir. En az, farzların yerine getirilmesi kadar haramlardan kaçınılması da Müslümanlık göstergesidir. Hatta haramlardan kaçınmak, farzları yapmaktan daha önemli olup, farzları yapmaktan önce gelir. Önce haramlardan arınmak, haramlardan arınmış bir bünyede farzları eda etmek istenmektedir. Çünkü önce kalp günâhlardan temizlenir, sonra farzları yapmakla süslenir. Günâhlar ve haramlar dînî duyguyu helâk eder, zehirler. Ancak bu zehir, görünürde bal gibidir tatlı gelebilir fakat insanın manevî duygularını öldürür. Bir toplumda haramların işlenmesine karşı bir nevi otokontrol demek olan nehy-i anil-münkerin icrâ edilmemesi, duaların kabul edilmemesinden, âfetlerin çoğalmasına kadar bir yığın musibeti beraberinde getiren bir suç olarak gösterilmiştir. Huzeyfe b. Yeman (radıyllâhü anh)’dan rivayete göre Hz. Peygamber (Sallallâhü Aleyhi Vesellem) Efendimiz:
“Canımı, gücü ve kudretiyle elinde tutan Allâh’a yemin ederim ki, ya iyilikleri emreder ve kötülüklerden nehyedersiniz, ya da Allâh kendi katından yakın zamanda üzerinize bir azab gönderir. Sonra Allâh’a yalvarıp duâ edersiniz ama, duânız kabul edilmez.”5 buyurdu.
Allâh-ü Teâlâ’nın yasaklarından bir yasağın alenî bir şekilde işlenmesi, oldukça ağır bir erime ve çürüme işaretidir. Haramlara cür’etin artması ve alenîleşmesi, iman zâfiyetinin derinleştiğine delâlettir. Bu nedenle büyük günahları işleyenlere ve küçük günahlarda süreklilik gösterenlere fâsık denmiştir. Müslüman şahsiyet olarak, her günahı kaçınılması gereken bir veba olarak görmek durumundayız. Özellikle medya yoluyla teşhir edilen, kimi zamanlarda da teşvik edilen haramlara karşı Müslümanların Allâh-ü Teâlâ’nın ve Peygamber Efendimizin ikazlarını hatırlatmaları, gerekiyorsa sivil toplum örgütleri yoluyla kötü gidişata, haramların yaygınlaşmasına set olmaları imanlarının gereğidir. Bunu yaparken eliyle gücü yetenin eliyle, diliyle gücü yetenin diliyle, hiçbir şeye gücü yetmeyenin de en azından kalbiyle tepki göstermesini bilmesi gerekmektedir.
Ebû Said el-Hudri (radıyllâhü anh)’den rivayete göre Peygamber Efendimiz: “Sizden her kim bir münker, (Kötülük, çirkin, dine aykırı bir iş) örürse, onu eliyle, fiilen değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle ve kalemiyle değiştirsin, kötülesin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle buğz etsin, düzeltme cihetine gitsin ki, bu imanın asgarîsi, en zayıf derecesidir.” buyurdu.6
Böyle bir görev fazîlet değildir. Bir îman görevidir. Sorumluluk taşımanın, cemâat ehli ve cennet tâlibi olmanın en tabii sonuçlarındandır. Müslümanların câmilerle ve minarelerle övünürken, câmilere komşu olmaya kadar varan yaygınlığı ile meyhâneleri ve diğer münkerât merkezlerini görmezden gelmeleri, mâkul bir gerekçeyle izah edilemez.
Haramlara karşı sessizliği, çağımızın bize aşıladığı bazı kavramlarla geçiştiremeyiz. Hak, hürriyet ve benzeri şehvetleri delirten parolalar, ilâhî azabtan kurtulmaya yeten deliller değildir. Haramların helallerden daha serbest ve daha cazip hale gelmesi, en iğrenç günahların bile hürriyet ve hak panoları ile gizlenmesi kabullenilemez. Eski ümmetlerin helak süreci olan bir sürece girmiş bulunuyoruz. Dini ve ahireti anlatma mevkiinde olanlar bile sessizliği tercih ederek, bu vahim gidişe dolaylı yolla da olsa destek olmaktadırlar. İslam toplumu bu olamaz. Allâh-ü Teâlâ’nın gazab ettiği ve en ağır azabı uygun gördüğü suçlar sağımızı solumuzu, elimizi ve beynimizi etkisi altına almışken biz, namazla ve hacla gönlümüzü oyalayamayız. Her azan haram, iki hakikati dillendirmiş olur: Birincisi: Allâh-ü Teâlâ’nın hükümlerinden bir hüküm unutulmuş veya görmezden gelinmiştir. Bu bir eksiklik, Müslümanlığımız adına üzüntü kaynağımızdır. İkincisi: Her işlenen haram, Allâh-ü Teâlâ’nın azabına doğru ilerleyen bir insan demektir. Bu bir kayıptır. Ateşe karşı Müslümanların kendilerini, âile efrâdını ve mümin kardeşlerini düşünüp kollamaları, kardeş olmanın en tabii gereklerindendir. Haramlara karşı bilinçli ve tepkili bir mümin olmak istiyoruz. Haramlardan ve harama sessiz kalma haramından Allâh-ü Teâlâ’ya sığınırız.
Günah ve İsyanın Sonuçları:
* İlimden yoksun kalmak: Zira ilim, günahkâra verilmez.
* Rızkın kesilmesi: Günahkârın rızkı harama gider, Allâh-ü Teâlâ’nın bereket ve ihsanı kalkar.
* Kalp ve rûhun bozulması: Fıtrata uygun hâl bozulur, hissizlik, vicdansızlık, korkusuzlukla tövbeden uzaklaşır. İç dünya kararır, kalp paslanır, hayâ duygusu ve ahlâk kalkar.
* İnsanlardan uzaklaşma: Nefsi ve en yakınlarıyla, toplumla yabancılaşan günahkâr, yalnız kalmaya mahkûm olur.
* Her günah iz bırakır: Günahların sonucu vücud, akıl ve diğer organlarda bir kötülük doğurur. Her günah bir başka günaha yol açar.
* Her günah, İslâm dışı gelmiş geçmiş bütün çirkin ulusların mîrâsıdır. Mesela; kibirlenmek Firavun’un; eşcinsellik Lût kavminin mirasıdır.
* Günah ve isyan, Allâh-ü Teâlâ’nın azabının hak olmasına yol açar. Bela ve musibet gelir. Günahın geçmişe, şimdiye ve gelecek kuşaklara zararı dokunur.
* Günahkârlar, meleklerin tövbe ve istiğfarlarından, Peygamber Efendimizin şefaatinden mahrum kalırlar. Günahlar insanların îmânını zayıflatır. Unutulmamalıdır ki her nîmet külfet karşılığıdır. Cennet ve Cemâlullâh’ı isteyenler nefse tatlı gelen günahlara girmemek için birtakım külfet ve zorluklara katlanmak ve Allâh-ü Teâlâ’ya sığınmak zorundadır. Müminler ihsan sırrı ile Rablerine, kendilerini görüyormuş gibi kulluk ederler. Sol omuzlarında günahlarını yazan bir meleğin olduğunun şuuru içinde hareket ederler. Güç yettiğince günahlardan sakınıldığında Allâh-ü Teâlâ küçük günahları affedecektir. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: “Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi ağırlanacağınız bir yere sokarız.”7


DİPNOTLAR
1 - Camiul-ulûm vel-Hikem, 1/179
2 - Müslim, Birr: 14, 15; Tirmizî, Zühd: 52; Darimî, Rikak: 73; Ahmed b. Hanbel, 4/182, 227, 228, 5/251, 252
3 - Darîmî, Buyu: 2.
4 - Buhârî, Vasaya:23; Müslim, İman:145
5 - Tirmizi, Fiten: 9, Ebû Davûd, Melâhim: 16, A. b. Hanbel, 5/388.
6 - Müslim, İman:78, Tirmizi, Fiten:11, Nesei, İman:17
7 - Nisâ sûresi:31




kaynak:

Arifan Dergisi

26 Eylül 2008 Cuma

En Kıymetli ve Faziletli Gece Kadir Gecesi

Hakkında sure nazil olmuş , hadisi şerifler varid olmuş kıyamete kadar gelcek olan tüm insanlıga dünyevi ve uhrevi hayatın saadet reçetesini sunan ; insanoglunu cehalet karanlıklarından kurtarıcak yolları tanzim eden Hazreti Kur’an ,kadir gecesinde indirildi .

Sıradan bir geceyken .onda ku’an inince ‘’bin aydan ‘’ daha hayırlı.daha üstün oldu.

Adamın biri cüzdanını kaybettigi için üzülüp dertlebiyormuş. Arkadaşı demişki:

-yahu bir cüzdan için bu kadar üzülünürmü ?

Adam cevap vermiş

-Ben kaybolan cüzdana degil içindeki 1000 dolara üzülüorum !

Cüzdanı kıymetli yapan içindeki…

Kadir Gecesini de böylesine kıymet kazandıran ve onu en kıymetli gece yapan, onda inen Kur’an’dır . cansız , kansız bir gece , içinde Kur’an oldugu için bin aydan hayırlı oluyorsa, eşrefi mahluk olan insanoglunun içinde ,gönlünde , hayatında Kur’an olursa ; içinde Kur’an olmayan 1000 insandan daha hayırlı olmazmı ?

Nitekim

Efendimiz ( sallalahu aleyhi ve sellem ) :

‘’ içinde Kur’an ‘dan bir şey bulunmayan kişi harabe ev gibidir’’ buyurmuştur .

Kadir Gecesi ; Rabbimizin magfireti çoşup , rahmet deryasına dönüştügü , kendisinden isteyeni kesinlikle mahrum etmeyecegi ve hayırların bire bin katıyla kabul edildigi çok müstesna bir gecedir.Rabbim o geceye hayırlısıyla ulaşıp,en güzel şekilde ihya etmeye bizleri muvaffak eylesin. O gecenin manevi nasibinden mahrum etmesin .

Kadir Gecesi bin aydan hayırlıdr :

Peygamber Efendimiz (sallahüaleyhi ve sellem )’e kendisinden önceki insanların ömürlerinin ne kadar oldugu bildirilince .kendi ümmetinin ömürlerini onlara göre kısa buldu.uzun ömürlü olan diger ümetlerin işledigi salih amelleri , benim ümmetim bu kısa ömürde işleyemez endişesiyle üzülünce , Mevla Te’ala , habibine Kadir Gecesini ihsan etti ve “ Kadir Gecesi bin aydan hayırlıdır . “ buyurdu.

Bu ümmete isan edilen tek bir gece , bin aydan hayırlı olunca , bu ümmetin ömrü ne kadarda uzamış oluyor . Bin ay demek ; yaklaşık 83 sene 4 ay gibi bir zaman eder ki , bir ömre bedel gece demektir. Bu hesaba göre , Kadir Gecesinin bir saatini bile ibadetle geçirmek , senelerce ibadet etmeye denktir.

Fakat birde madalyonun öbür yüzü var. Böylesine kıymetli bir geceyi ibadetle degilde , isyanla ve günahla geçirmek ise senellerce isyana denk oluyor .onun için sakın ola ki bu geceden gaflet etmeyelim ve büyük avantajı , dezavantaja çevirmeyelim.

Efendimiz ( sallallahü aleyhi ve sellem ) buyuruyorki :

“ Her kim Kadir Gecesini ; inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek ikame ederse ,geçmiş bütün günahları af olur .’’

Bu gece nası ikame edilecek ?

Ulemadan bazısı ; “Teravih namazını bu geceyi ikam etmiştir ‘’ demişler, bazılarıda ; “ O gece kılınan herhangi bir namazla o gece ikame edilmiş olur ’’ buyurmuşlardır. Bir kısım ulema ise ; “ Kadir Gesesinde akşam ve yatsı namazını cemaatle kılan , bu geceden nasibini almıştır.’’ Demişlerdir . Artık hangi şekilde olursa olsun, o geceyi ikame edip ihya eden , Allah-u Te’ala ‘nın af ve magfiretine mazhar olacak ve kaç yaşında olursa olsun , geçmiş günahlarına silgi çekilecek .

Kadir Gecesi ,hangi gecedir ?

Kadir Gecesinin hangi gece oldugula alakalı olarak her ne kadar birçok rivayetler varsada.

“şu gecedir’’ diye kesin olarak tayin edilemediginden birçok ulema onun yeri hakkında çeşitli beyanlarda bulumuş ve bazı tespitler yapmışlardır . daha Efendimiz ( Aleyhisselatü Vesselam )’ın saglıgındayken , Kadir Gecesinin hangi gece oldugu merak ve araştırma mevzuu oldu .

Peygamber Efendimiz (sallalahu aleyhi ve sellem ),bir sene Ramazan ayının başından on gün itikaf yaptı ve ( Kadir Gecesini ) “bulamadım’’ buyurdu. Bir seferinde ortasından on gün itikaf yaptı, yine “Bulamadım’’ buyurdu. Daha sonra Ramazan ayının son onm gününde itikaf yaptı ve “Buldum’’buyurdu. Ama “şu gecedir ‘’ demedi, fakat “Siz (Kadir Gecesini )Ramazan ayının son onunda ve tek gecelerde arayın .’’ buyurdu.

Yine bu konuyla alakalı olarak

Ebu said (radıyallahü anh) anlatıyor:

Biz Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’le birlikte Ramazan’ınorta on gününde i’tikafa girdik , yirmici günün sabahı olunca eşyalarımız (Evlerimize)taşıdık. Resulüllah (sallallahu eleyhi ve sellem ) (bir hutbe irad etti ve )

Şunu söyledi: İ’tikafa girmiş olanlar, i’tikafmahllelerine dönsünler. Zira bu gece bana Kadir Gecesinin hangi gece oldugu gösterilmişti sonra unutturuldu. Siz son onda ve tek gecelerde arayın. Ayrıca bu gece kendimi su ve çamur içinde secde eder gördüm. ‘

Resulüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)itikaf mahaline dönünce , günün sonuna dogru hava bozuldu. Mescid o sıralarda (üzeri dallarla örtülmüş) çardak şeklindeydi. Namazı kıldıktan sonra Resulüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) (bize dogru dönünce)burnu ve burun yumagı üzerinde su ve çamur bulaşıgını gördüm. Bu gece 21. gece idi.

Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)‘in vefatından sonra ise , başta Hz. Ömer (radıyallahu -anh)olmak üzere , Kadir Gecesinin hangi gece oldugu Ashab-ı Kiram tarafından araştırıldı ve bu hususta bazı görüşler beyan edilip bir takım tespitler yapıldı.

Bir keresinde Hz. Ömer (radıyallahu anh) Sahabe-i Kiram’ı topladı ve onlara Kadir Gecesini sordu. Onlar Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem )’in hadisi şeriflerine dayanarak “Ramazan ayının son on- gününde’’ olduguna icma ettiler.

Müfessirlerin babası kabul edilen ve “Terümanü’l Kur’an” ünvanıyla anılan

Abdullah ibni abbas (radıyallahu anhüma) bu konuda söz aldı ve şöyle dedi : Ben Kadir gecesini, Ramazan ayının son on günündeki tek gecelerde aradım. Ancak bu tek gecenin “yedinci” geceden başkasının olacagınıda görmedim. Yani Kadir Gecesi Ramazanayının 27. gecesidir.

Bunun üzerine Hz. Ömer (radıyallahu anh ): “bunu neye göre söylüyorsun ? ”diye sorunca

ibni abbas (radıyallahu anhüma )şöyle cevap verdi : “Allah tektir ; teki sever.” en sevdigi tek ise 7 dir.

Niçin 7 derseniz ?

çünkü Allah-u Te’ala

gökleri ve yerleri 7 kat yaratmıştır.

Günler 7 tanedir.

Ka’be ’yi Muazzama’yı tavaf 7 şavttan ibarettir.

Kur’an-ı Kerim 7 harf,yani 7 lugat üzeredir.

Cehennemin isimleri,kapıları ve katları 7 tanedir.

Ad kavmi 7 gecede helak olmuştur.

İnsan 7 şeyden rızkıda 7 şeyden yaratılmıştı.

İnsanın yüzünde 7 oyluk vardır.

Merve ile safa arası 7 kere sa‘y ediliyor .

Şeytana yedişer taş atılıyor.

Secdeyi 7 kemik üzerine yapıyoruz.

Hz. Musa (Aleyhisselam ) ‘ın boyu , o asır halkının zirası (uzunluk ölçüsü) ile 7 ziradır.

Hz eyyüb (Aleyhisselam ) 7 sene hastalık çekmiştir.

Hz. Musa (Aleyhisselam )‘ın Asasının boyu 7 ziradır.

Hz. Yusuf (aleyhisselam ) 7 sene zindanda kalmıştır.

Hz. Yusuf (aleyhisselam) zamanındaki kıtlık ve bolluk seneleri 7 senedir.

Acuz günleri 7 dir.3 ü şubatta , 4 üde mart’tadır

Soy ve kan bakımından kadınlardan alması (nikahlanması) haram olanlar 7 dir.

Sihriyyat (süt) bakımından da kadınlardan alması (nikahlaması) haram olanlar 7 dir.

Ashab-ı kehf 7 kişidir.

Fatiha 7 ayettir.

Seyyareler ve gezegenler 7 dir.

“Ha Mim” ler 7 tanedir.

Velhasıl nerey baksan hep “yedi” sayısı karşımıza çıkıyor, ne varsa hep “ yedi ” üzerine yaratılmış ; dolayısıyla Kadir Gecesi de mutlaka 7 gecede gizlidir. Yani ramazan ayının yirmisinden sonraki 27 . gecedir ” buyurdu.

Bunun üzerine Hz. Ömer (radıyallahu anh): “Bizim akıl edemedigimiz konuda sen aklını çalıştırdın.” Buyurdu.

Selefi salihinden bazı kimselerde , Kadir Gecesinin 27. Gece oldugunun kur’an-ı kerim ‘den çıkartıldıgını söylemişlerdir.

Şöyleki: Kadir suresinde “ Leyletü’l kadr ” (kadir Gecesi) ”ifadesi 3 kere geçer. Bu üçünün Kur’an harfleriyle toplam sayısı 27 harfdir. Burada geçen her harf bir güne dalalet eder, 27 harf demek 27 gün demektir. Dolayısıyla bu ramazan ayının 27. Gecesinin Kadir Gecesi olduguna delalet eder.

Ulemanın bir başka tespide şöyledir :

Kadir suresi 30 kelimedir. – yani bir ayın gün sayısı kadar – surenin son ayetinde “Selamün Hiye” O gece selam gecesidir .” buyrulmuştur.

Burada geçen “Hiye” zamiri “O gece “ demektirki, Kadir Gecesine racidir. işte bu zamir Kadir suresinin 27. Kelimesidir. Bu suredeki her kelime bir geceye delalet eder. 27 kelimenin manası “Kadir Gecesi”olduguna göre , “ Ramazan ayının 27. gecesi Kadir Gecesidir” demişlerdir. (Allah-u Te’ala en iyi bilendir.)

Böylece gerek hadisi şerifler gerekse ashabın icma-ı ve ulemanın tesbitleri neticesinde , Ramazan ayının27. Gecesi tüm mü’minler tarafından Kadir Gecesi olarak benimsenmiş ve tüm islam alemi tarafından bu gece Kadir Gecesi olarak kabul görmüştür. Dolayısıyla yıllardır tüm mü’minler Ramazan ayının 27 gecesi “Kadir Gecesi” diye itikad edip camilere koşuyorlar.ve o geceyi ibadetle , zikir ve duayla ihya ediyorlar. Durum böyleyken mümkün mü ki ; Mevla Te’ala kullarını mahrum etsin de , milyonlarca inanmış kulunun hüsnü zannını boşa çıkartsın.

Nitekim Rabbimiz bir hadis-i kutside : “Ben kulumun benim hakkımdaki zannını göreyim , kulum beni nasıl zannederse ben öyleyim.” Buyurmuştur. Mademki tüm mü’miler Ramazan ayının 27. Gecesini “ Kadir Gecesi ” olduguna itikad ediyor ,öyleyse mesele kalmamış demektir.

Kadir gecesi niye gizlendi:

Bu gece kesin olarak bilinseydi, bu durum insanları tembellige itebilirdi. Çünkü insanlar Kadir Gecesini ihya ettilermi, “nasıl olsa bin aydan hayırlı olan geceyi ihya ettik .” deyip ibadeti bırakır ve yatarlardı. Artık ne ibadet , ne amel… Ve o gece yaptıklarına güvenirler,kendilerine ümit agır basar ve neticede helak olup giderdiler. Halbuki az da olsa ibadetin devamlı olanı makbuldur.

Bir de insanoglunun günahlara meyli vardır. Bazı kullar o kıymetli günde günaha düşebilir. O gecenin Kadir Gecesi oldugunu bile bile günah işlemek , şüphe yok ki daha çirkin ve cezası elbette daha agır olur.

Kadir Gecesinin gizlenmesindeki bir çok hikmetten biride; insan “Kadir Gecesi kesin olarak şu gecedir” diye bilmedigi için , Kadir Gecesi olabilir zannıyla Ramazan ayında her geceyi ibadetle ihya etmeye gayret eder , böylece pek çok lütuf ve ihsanlara mazhar olur.

Tabi kullarına gizli olan sadece Kadir Gecesi degil,bir takım başka şeylerde kullatın hayrı için gizlenmiştir.

Mevla Te’ala rızasını ibadet ve taatlar içinde gizledi: insanlar Allah’ın rızasını elde edebilmek için bütün emirleri yerine getirsinler.

Mevla gazabını isyanlar içinde gizledi: Ta ki mü’minler Rablerine isyan herşeyden kaçınsınlar.

Kulların içinde evliyasını gizledi: insanların bir kızmı , diger bir kısmını hor, hakir görmesin ve birbirlerine “Allah dostu” olabilir zannıyla hürmet göstersinler .

Nitekim bir hadisi kutside : “Benim velilerim kubbelerimin altındadır benden başkası onu bilemez.” Buyruluyor .

Duaların kabulünü gizledi: kabul edilir ümidiyle çokca dua etsinler.

İsimleri içinde ismi Azam-ı gizledi: ki Allah-u Te’ala ‘nın bütün isimlerini tazim ederek dua etsinler.

Tövbenin kabulünü gizledi: gece , gündüz özellikle seher vaktinde tövbe etsinler.

Namazlar arasında orta namazı gizledi: ki bütün namazlara dikkat etsinler.

Ecelleri gizledi:ki insanlar her an ölüme hazırlıklı olsunlar.

İsmail Hakkı Bursevi hazretleriruhul beyan tefsirinde buyuruyorki : “ Mevla tövbeleri kabul edecegini vaad etti. Eger kişiye ne zaman ölecegini bildirmiş olsa , kulların isyanı o zamana kadar devam ederdi. Bu da kulları isyana teşvik olur ki, bu caiz degildir.”

Hızır (aleyhisselam)’ı gizledi: ki insanlar alimlere , salihlere , gariplere ve fakirlere “Hızır” olabilir düşüncesiyle saygı göstersinler. Hani bir söz vardır “her geceyi kadir , her geleni hızır bil!” diye, işte buna göre hareket edilirse , ne Kadir Gecesi kaçar , nede Hızır (aleyhisselam)

Kadir Gecesinin kadrini bilenler , her geceyi Kadir Gecesi olabilir zannıyla ibadetle geçirirken , bu kıymetli gecenin kadr-u kıymetini hakkıyla idrak edemeyenler ise , her gece Kadir Gecesi olmayabilir diye ihya etmekten kaçınırlar .

Kadir Gecesi , bu ümmete ihsan edilen çok büyük bir nimettir. Dolayısıyla bu ümmetin Kur’an ‘la Allaha itaatle geçirecegi kısacık bir gecesi bir ömür kadar bereketli ; fakat ku’an ‘sız günah ve isyanla yaşayacagı koskoca bir ömür ise bir gece kadar bereketsiz olacaktır.

Mevla Te’ala , her saati senelerle ifade edilen bu mübarek geceyi , en güzel şekilde idrak etmeye bizleri muvaffak eylesin.

Fİ Emanillah!

17 Eylül 2008 Çarşamba

İyi ki Varsın Yâ Resûlullah !

Sünnet; Kur’an-ı Kerim’in evrensel plan da Peygamber Efendimiz tarafından yorumlanması demektir. Hayatın, ilâhi irâde doğrultusunda şekillenmesi konusunda sünnet, Kur’an ile birlikte hemen onun yanı başında birinci dereceden bir görev üstlenmiştir.

Bütün mevcûdâtın sahibi ve hâlikı olan Mevlâ’mız, insanı mükemmel ve mükerrem bir varlık olarak yaratmıştır. Ancak böylesine mükemmel olmasına rağmen ilâhi hîtâba doğrudan muhatap olacak yapıya sahip değildir. Bundan dolayıdır ki insanlığın başlangıcından beri Yüce Allah, onların (insanların) arasından seçtiği elçileri, kendisi ile kulları arasındaki irtibatı kurmak ve ilâhi buyruklarını açıklamakla görevlendirmiştir. Bu Peygamberler hep rahmet olarak gelmişlerdir. Sultan-ül Enbiya Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) ile ilgili Yüce Rabbimiz söyle buyurmaktadır:
“Andolsun ki, Allah müminlere, kendi içlerinden onlara âyetlerini okuyan, onları arıtıp temizleyen, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük lütufta bulunmuştur”. (Ali İmran: 164)
Başka bir ayet-i kerimede ise;
“Biz seni bütün âlemler için ancak büyük bir rahmet olarak gönderdik”. (Enbiya: 107)
Bütün peygamberler Allah (Celle Celâlühü)’nün emir ve yasaklarını, onun kullarına ulaştırmak ve onlara doğru yolu göstermekle görevlendirmiş hidâyet elçileridir. Peygamberler bu kutsal görevlerini lâyıkıyla yerine getirmeye çalışmışlardır. Bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)de ümmetine, yaşamaları için gerekli bilgileri uygulamalı olarak vermiştir. Her Peygamber gibi bizim Peygamberimizin de iki temel görevi vardır: Tebliğ ve Beyan.
“Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et; eğer bunu yapmazsan onun elçiliğini yerine getirmemiş olursun”. (Maide: 67)
“İnsanlara kendilerine ne indirildiğini açıkça anlatsın diye sana da Kur’an-ı indirdik.” (Nahl: 44)
Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) vahiy yolu ile Allah’tan aldığı Kur’an âyetlerini, görevi gereği insanlara sadece ulaştırmakla kalmıyor, aynı zamanda onları açıklıyor ve anlatıyordu. Tebliğ ettiklerini açıklamak ve anlatmak onun aslî görevi idi. Hemen ifade edelim ki Peygamberimizin tebliğ görevi evrensel olduğu için açıklamaları da ona uygun bir çerçeve ve nitelikte gerçekleşiyordu. Yani sünnet; Kur’an-ı Kerim’in evrensel plan da Hz. Peygamber tarafından yorumlanması demek oluyordu. Hayatın ilâhi irâde doğrultusunda şekillenmesi konusunda sünnet, Kur’an ile birlikte hemen onun yanı başında birinci dereceden bir görev üstlenmiş bulunmaktadır. Bu keyfiyet hem Kur’an-ı Kerim’de hem de hadîs-i şeriflerde açıkça anlatılmıştır. Şu örnek âyet-i kerimeleri, bunu tespit bakımından bir düşünelim “Şüphesiz sana biat edip söz verenler, ancak Allah’a biat etmiş ve ona söz vermiş olurlar”. (Fetih 48/10)
“Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da kaçının”. (Haşr: 7)
“Habibim deki; Allah’ı seviyorsanız bana ittiba ediniz ki Allah’ta sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın”. (Ali İmran: 31)
“Allah’a ve kıyâmet gününe kavuşacağını uman sizler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır”. (Ahzab: 21)
“Allah’a ve Resulüne inanıyorsanız, anlaşmazlığa düştüğünüz konuları Allah’a ve Resûlü’ne arz ediniz”. (Nisa: 59 )
“Hayır! Rabbine andolsun ki onlar aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem tayin edip verdiğin hükmü içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan kabul edip teslim olmadıkları sürece tam mümin olamazlar”. (Nisa: 65)
“Peygamberlerin emrine muhalefet edenler, fitneye, ya da can yakıcı bir azaba uğramaktan korksunlar”. (Nur: 63)
“Kim Peygambere itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur”. (Nisa: 80)
Sultânü’l-Enbiya Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) de bizzat kendi hadîs-i şeriflerinde bu konuyu hem teyid, hem de tasrih etmiştir. Bu hadîs-i şeriflerden bir kısmını şöylece gözden geçirelim;
“Kim benim sünnetimden yüz çevirir ise benden değildir”. (Buhârî, Nikâh 1, Müslim, Nikâh 5)
“Dinin elden çıkışı sünnetin terki ile başlar. Halat nasıl lif lif kopup parçalanırsa, dinde sünnetin birer birer terki ile ortadan kalkar”. (Dârimî, Mukaddim 16)
“Bütün ümmetim cennete girecektir, yüz çeviren müstesna. ‘Yüzünü çeviren kimdir?’ denilince, “Bana itaat eden cennete girer, bana isyan eden de benden yüz çevirmiş olur”. (Buhârî. İ’tisam 2)
Âdem Aleyhisselam’dan günümüze kadar her devirde hak batıl mücadelesi devam ede gelmiştir. Hiçbir zaman dilimi bu mücadeleden hâli kalmamıştır. İşte bu mücadele cümlesinden olmak üzere Müslüman’ım diyenlerden bir kısmının çok rahat bir tarzda Allah’ın biricik elçisinin hadislerini bir kenara itip “Kur’an’da var mı? Varsa kabul ederim, yoksa kabul etmem” deme cüretini göstermesidir. Tek kelime ile sapıklık olan bu tutumun Kur’an’da bir dayanağı olmadığı gibi, aklen ve vicdânen de doğruluğu mümkün değildir. Yukarıda anlamını zikrettiğimiz bir kısım ayetlerde de çok açık ve net bir şekilde te’kidlerle-yeminlerle ve tehditlerle bu iddianın yanlışlığı beyan edilmiştir. Bütün Müslümanlarca benimsenmiş olan ibâdetleri gözden geçirirsek belki de sadece yüzde biri gibi çok cüz-î bir kısmı Kur’an’da geçmektedir. Peki, yüzde doksan dokuzu ne ile sabittir? El cevap: Peygamber Efendimiz’in sünneti ile. Dinimizin direği ve en kutsal ibâdeti olan namazın vakitlerinin sınırları, bu namazların rekât sayıları, rükû ve sücûdun şekli ve keyfiyeti, kıraatın miktarı ve kriterleri hep sünnetle sabittir. Aslında hem sünneti dışlayıp hem de Kur’ana sarıldığını zannedenler, bizzat Kur’anı dışlamıştır. Çünkü Kur’anın kendisi Resûlüllah’a itaat etmenin, Allah’a itaatin tâ kendisi olduğunu bizzat ifade ediyor ve onun emrinin dışına çıkmayı kesin bir dil ile yasaklayıp elim bir azap ile uyarıyor. Mucizevî bir beyanla Kâinatın Efendisi bu durumu nasıl dile getirdi? “Sizden biriniz koltuğuna yaslanmış olduğu halde benim bir emir veya yasağım kendisine ulaştığında; ‘Biz Allah’ın kitabında bulduğumuza inanırız, başka bir şey bilmeyiz’ dediğini görmeyeyim.” (Ebu Davut, Kitabüs-Sünne, bab 5)
O’dur namaz, oruç, zekât ve haccın uygulamasını bildiren
O’dur bize alış verişin kurallarını talim eden
O’dur bütün insanlara adaleti sevdiren
O’dur beşeriyete, küçüğüne ve büyüğüne nasıl davranacağını gösteren
O’dur insana, eşyaya, dünyaya ve olaylara doğru bakışı temin eden
O’dur anarşiyi söndüren
O’dur ana-babaların yüzünü güldüren
O’dur fakirlerin ve yoksulların umutlarını yeşerten
O’dur bizi behîmîlikten insanlığın zirvesine yükselten
O’dur âlemlere rahmet olan
O’dur gönüllere kandil olan
O’dur ateşten, feryâdı figandan her isteyeni kurtaran.
Milyonlarca salât ve selâm olsun sana, âline ve ashâbına... İyi ki varsın. Ya olmasaydın?..

28 Ağustos 2008 Perşembe

Senin Rabbin diledigini yaratır ve seçer

“ Senin Rabbin dilediğini yaratır ve seçer! Onlar için seçim (hakkı) yoktur...” (Kasas: 68)


Resûlüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki;

Her kim Şa'ban ayına değer verir, onda Allâh-u Te'âlâ’dan sakınırsa, taatıyla amel eder ve nefsini günahlardan tutarsa, Allâh-u Teâ'lâ onun günahlarını bağışlar ve o sene vuku bulacak tüm belalardan ve hastalıklardan kendisini emin kılar.

Bu mübarek âyetlerde Allâh-ü Te'âlâ hazretleri, yaratmada ve seçmede yegâne olduğunu ve bu hususlarda, kendisiyle çekişecek ve hükmünü geciktirecek hiçbir şey olmadığını haber vermiştir. Hiçbir kimse, Mevlâ Teâlâ hazretlerinin bir şeyi ihtiyar ve iltizam buyurmasına mani olamaz. O’nun dilediği olur, dilemediği olmaz. Hayrı ve şerri ile bütün işler, O’nun kudret elindedir ve işlerin dönüşü O’nadır. Hâzin ve Kazî’nin beyanlarına göre bu âyetin sebebî nüzûlü; Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm Kendisine Peygamberlik verilip, tebliğ ve dâvete başlayınca
müşrikler: “Allâh-ü Te'âlâ Kur’an’ı, bu iki beldenin karyelerinden bir büyük zat üzerine inzal etmeli değil miydi? demeleri üzerine, bunu red için bu âyet nâzil oluyor. Müşriklerin kastettikleri kimseler; Tâif’de Ebû Mesud Sakafî, Mekke’de ise Velid b. Muğire idi. Onlar bu kimseleri büyük kabul ettiklerinden, risâleti onlardan birine münasip görmüş ve bu sözü söylemişlerdi. Zira bu iki kimse çok varlıklı, zengin kimseler olduklarından müşrikler, Peygamberlikle zenginlik arasında bir münasebet var zannederek, kendilerine göre Peygamberliği bunlara münasip görmüşlerdi. İşte bu âyetin nâzil olmasıyla buyrulmuş oluyor ki: Cenabı Hak, Peygamberlerini, kendilerine gönderilen kimselerin reylerine ve tercihlerine göre göndermez, ancak Kendi ihtiyâri İlâhîsine göre gönderir. Dilediği kulunu seçerek, Peygamberlik verir ve hiç kimsenin de Peygamber olarak niçin bunu seçtin demeye hakkı yoktur.
Allâh-ü Te'âlâ onların görüşüne müracaat etmekten müstağnîdir. Ayrıca, dünya malı, zenginlik gibi, insanlar arasında şeref addedilen şeylerle Peygamberlik arasında hiç bir münasebet bulunmadığını ve Peygamberliği, dilediği kuluna ihsan ettiğini beyan ederek, onların bu yanlış itikatlarını reddetmiştir.
“Senin Rabbin dilediğini yaratır ve seçer.” Arş’tan Ferş’e, zerreden kürreye ne varsa hepsini Allah yaratmıştır. Bu yarattıkları içerisinden de, bazılarını seçmiş ve faziletli kılmıştır.

Denilmiştir ki: Allâh-ü Teâlâ her şeyi yaratmış ve bu yarattıklarının içinden dört tanesini seçmiştir. O dört taneden dahi bir tanesini seçmiştir...

Şöyle ki:

Melekler arasından dört tanesini seçti: Cebrâîl, Mîkâîl, İsrâfîl ve Azrâîl (Aleyhimüsselâm). Sonra da bunlar arasından Cebrâîl (Aleyhisselam)’ı seçti.

Peygamberler arasından dört tanesini seçti: İbrahim, Musâ, Îsâ ve Muhammed (Aleyhimüsselâm). Sonra da içlerinden
Hz. Muhammed Mustafa (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’i seçti.

Peygamber Efendimiz’in Ashâbı arasından dört tanesini seçti: Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali (Radıyallâhü Anhüm). Sonra bunlar arasından
Hz. Ebû Bekir (Radıyallâhü Anh)’ı seçti.

Kitaplardan dahi dört tanesini seçti: Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an. Sonra bunlar içinden Kur’an-ı Kerîmi seçti.

Mescitlerden dört taneyi seçti: Mescid-i Haram, Mescid-i Nebevî, Mescid-i Aksâ ve Mescid-i Tûr’u Sînâ. Sonra da bunlar arasından Mescid-i Haramı seçti.

Günler arasından dört tanesini seçti: Ramazan Bayramı günü, Kurban Bayramı günü, Arefe günü ve Aşûra günü. Bu dört gün arasından da Arefe günü seçmiştir.

Geceler arasından dört tanesini seçti: Berat gecesi, Kadir gecesi, Cuma gecesi ve Bayram gecesi. Bu geceler arasından Kadir gecesini seçti.

Dağlardan dahi dört tanesini seçti: Uhud Dağı (Medine-i Münevvere’de), Tûr-u Sînâ Dağı (Mısır’ın Sînâ çölü yakınında), Lükkâm Dağı (Şam-ı Şerif diyarında) ve Lübnan Dağı (Beyrut’ta). Bu dağlar arasından Tûr-u Sînâ Dağını seçti.

Irmaklardan dört tane seçti: Ceyhun Irmağı, Seyhun Irmağı, Fırat Irmağı ve Nil Irmağı. Bunlar içinden ise Fırat Irmağını seçti.

Aylardan da dört tane haram ay seçti: Recep ayı, Zülkade ayı, Zülhicce ayı ve Muharrem ayı. Bunlar içinden Şaban-ı Şerif ayını seçti ve onu Resûlüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in ayı yaptı. Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) bütün peygamberlerden üstün olduğu gibi, ayı da diğer aylardan üstündür.

Nitekim hadîs-i şerîfte şöyle varid olmuştur:

“Her kim Şaban ayına değer verir, onda Allâh-u Teâlâ’dan sakınırsa, taatıyla amel eder ve nefsini günahlardan tutarsa, Allâh-u Teâlâ onun günahlarını bağışlar ve o sene vuku bulacak tüm belalardan ve hastalıklardan kendisini emin kılar.1”

Şaban-ı Şerîf ayının, gecelerini ibâdetle ihya etmek, bir çok sevaplar kazandıracağı gibi, kabir azabından kurtulmaya da büyük bir vesiledir.

Nitekim Muhammed ibni Abdillah ez-Zâhid (Rahimehullâh) şöyle anlatmıştır: Dostum Ebû Hafs el-Kebîr vefat etmişti, cenaze namazını kıldım fakat sekiz ay kabrini ziyaret etmedim. Sonra ziyaret etmek istediğim gece mânâ âleminde onu, üzüntülü bir halde suratı sapsarı olarak gördüm. Selâm verdimse de, selâmımı almadan benimle konuşmaya başladı.
Ben:Sübhânallah! Benimle konuşuyorsun da selâmımı niçin iade etmiyorsun?’ diye sorduğumda, ‘Selâma cevap vermek bir ibâdettir. Biz ise ibâdetten kesilmişiz.’ dedi. O zaman ben kendisine: ‘Sen çok güzel yüzlü bir zat idin. Niçin şimdi seni yüzü değişmiş görüyorum?’ dediğimde: ‘Mezarıma konur konmaz, Münker ve Nekîr melekleri gelerek, bana Allâh-u Te'âlâ ve Resûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’e imânı sordular
Allâh-u Te'âlâ’nın yardımıyla kendilerine cevap verdim. Allâh-u Teâ'lâ’nın fazl-u keremi olmasaydı, buna imkân bulamayacaktım. Onlar ayrılır ayrılmaz, başka bir melek gelip başıma dikilerek: ‘Ey kötü ihtiyar’ diye hitap edip, günahlarımı ve kötü amellerimi sayıp döktü ve bana bir sopa vurdu ki, cesedim ateşle tutuştu. Sonra yılanlar bana sarılıp, beni yemeye başladılar. Sonra kabrim benimle konuştu ve ‘Rabbinden utanmadın mı?’ diyerek, beni öyle bir sıktı ki, kaburgalarım birbirine girdi ve mafsallarım kesildi. Böylece ben, Şaban hilâlinin göründüğü geceye kadar azap içerisinde kalmıştım ki, o anda yukarı taraftan bir münadî: ‘Ey azabı ile görevli melek! Ondan azabı kaldır, çünkü o, ömründe Şabandan bir geceyi ibâdetle ihya etmiş, günlerinden bir günü de oruçla geçirmişti’ diye nida etti. İşte Şaban ayının bir gece ibâdeti ve bir gün orucu hürmetine Allâh-u Teâ'lâ benden azabı kaldırdı sonra beni Cennet ve rahmeti ile müjdeledi. O halde, Şa'ban ayının kıymetini bil de, sen de benim gibi kurtulasın’ deyip sessizliğe büründü. Ben de bu zuhûratımdan ayılıverdim.

2” Bir senelik işlerin takdir ve tayin edildiği Berat Gecesi, Şa'ban ayının 15. gecesine tevafuk etmektedir.

Allâh-u Te'âlâ bu gecenin fazîleti hakkında şöyle buyurmuştur:

Hâ, Mim. Her şeyi beyan eden o kitaba yemin ederim. Gerçekten de Biz onu mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz ki Biz uyarıcılarız.” (Kulların rızkları ve ecelleri gibi) her hikmetli (ve önemli) iş, tarafımızdan pek büyük bir iş, o gece ayrılır. Muhakkak ki Biz (elçiler) göndericileriz. Rabbinden büyük bir acıma (eseri olarak o gece her iş karara bağlanır)! Şüphesiz ki hakkıyla işiten de, pek ziyade bilen de ancak O’dur.

3 Beydavî, Nesefî, Hâzin ve Âlûsî (Rahimehumullâh) gibi bir çok muteber müfessirin beyânı vechile, bu âyet-i kerîmelerde geçen mübarek geceden maksat; bazı müfessirlere göre Kadir Gecesi ise de, İkrime (Radıyallâhu Anh) ile müfessirlerden bir cemaate göre; Berat Gecesidir. Bu görüş, Kur’an’ın Kadir Gecesinde indirilmiş olmasıyla çelişmez. Zira bu görüşün sahipleri, indirilen şeylere ait zamiri, Kur’an-ı Kerîm’e değil de, ilerisinden anlaşılan: “Kaderle ilgili büyük bir emr”e râci kabul etmişlerdir. Buna göre mana: “Biz, eceller, rızklar, zengin etme, fakir kılma, diriltme ve öldürme gibi önemli emirlerimizi Berat Gecesinde takdir edip, Cibrîl, Mîkâîl, İsrâfîl ve Azrâîl’e bildirdik ki, bir dahaki seneye kadar kullarımız hakkında bu hükümleri icra etsinler.” demektir.

Ebu’d-Duha (Radıyallâhu Anh)’ın beyanına göre; Allâh-u Teâlâ Şabanın yarı gecesinde kaza ve kaderleri takdir eder, Kadir Gecesinde ise bu hükümlerin yazılı bulunduğu nüshaları, erbabı meleklere teslim eder. Zemahşerî (Rahimehullah)’ın beyanına göre; bir senelik hâdiselerin Levh-i Mahfûz’dan istinsahı (kopyalanması)na Berat Gecesi başlanır, Kadir Gecesi bitirilir ve bu dosyalar dört meleğe tevdi edilir.
1 – Rızklarla ilgili nüsha, Mîkâîl (Aleyhisselâm)’a,
2 – Harplerle ilgili dosya, Cebrâîl (Aleyhisselâm)’a,
3 – Zelzeleler, yıldırımlar ve yer çöküntüleriyle ilgili, bir de kulların amellerini zapteden evrak, birinci kat semanın görevlisi İsmâîl isimli büyük bir meleğe,
4 – Hastalıklar ve ölümlerle ilgili kayıtlar da ölüm meleğine teslim edilir.

Beyhakî (Rahimehullah)’ın beyanına göre; Kadir Gecesinde, bir dahaki seneye kadar Kur’an’dan indirilecek olan sûre ve âyetler takdir edilir. Berat Gecesi ise, yeryüzünün yönetimiyle ilgili meleklerin takip ettiği diğer işler vuzuha kavuşturulur. Dolayısıyla: “Her hikmetli ve önemli iş, tarafımızdan pek önemli bir iş, o gece ayrılır” kavl-i şerîfinde geçen: “Her muhkem iş” tabiri, Kadir Gecesiyle ilgili olarak: “Kur’an’ın cüzleri, sûre ve âyetleriyle alâkalı her önemli konu” diye tefsir edilir. Berat Gecesi hakkında ise: “Kulların rızkları ve ecelleri gibi önemli meseleleri” şeklinde izah edilir

4. Bu yüzden ulema; “Recebin fazileti, ilk gecesinden dolayı ilk onunda, Şabanın fazileti, yarı gecesinden dolayı ortasında, Ramazanın fazileti ise Kadir Gecesinden dolayı son onundadır” demişlerdir
5. Leyle-i Mübarekeden, Berat Gecesinin kastedildiği görüşünü destekleyen bir çok hadîs-i şerif ve rivâyet mevcuttur.

Nitekim
Ebu Hureyre (Radıyallâhu Anh)’dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte
Rasûlüllah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Eceller Şabandan Şabana (belirlenip) kesilir. Hatta (Berat Gecesi) adamın ismi ölüler arasında (yazılıp) çıkmışken, o (başına geleceklerden habersiz bir şekilde) nikâh yapar ve çocuğu doğar.

6. Raşid ibni Sa’îd (Radıyallâhu Anh)’dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerifte
Rasûlüllah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Şabanın yarısının gecesi, Allâh-u Teâlâ ölüm meleğine, o sene öldürmek istediği her canlının ruhunu kabzetmesini vahiyde bulunur (bir dahaki seneye kadar öldüreceği canlıların isimlerini bildirir.)

7. İkrime (Radıyallâhu Anh); “Her hikmetli ve önemli iş, o gece ayrıntılı bir şekilde yazılırâyet-i kerîmesinin tefsiri hakkında şöyle buyurmuştur: Şabanın yarısının gecesinde, senenin tüm işleri kesin karara bağlanır. Yaşayacak olanlar, ölecek olanlardan ayrılıp yazılır. Hacca gidecekler de yazılır, artık ne onlara bir kişi ilave olur, ne de onlardan bir kişi eksiltilir.

8. Allâh-ü Te'âlâ Kadir Gecesini gizlemiştir. Gizlemesinin bir hikmeti de; Kadir Gecesi rahmet, mağfiret ve Cehennemden âzad olmağa mahsus bir gece olduğundan, kulların itimadlarını yalnız ona tahsîs etmemeleri içindir. Allâh-ü Teâlâ Berat gecesini ise bildirmiştir ki, kullar o geceden gaflet etmesinler ve tedbirini alsınlar. Çünkü Berat Gecesi, hüküm ve kaza, gadab ve rızâ gecesidir. Red veya kabul, saâdet ve şekâvet gecesidir. Her ayda günahlardan sakınmak gerekliyse de, Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in kendisine nisbet ettiği ve kendisinde, Ona yardım edene rahmet duâsında bulunduğu, amellerin, kendisinde
Allâh-u Te'âlâ’ya arz olunduğu, ecellerin, musibetlerin, kaderlerin, doğacakların ve öleceklerin kendisinde meleklere bildirildiği bu mübarek ayda, takvaya riâyetin, kişiyi bir senelik belalardan ve kederlerden koruyacağında hiç şüphe yoktur.


- DİPNOT -

1 - Zübdetü’l-vâ’ızîn, Hobevî, Dürretü’n-nâsıhîn, sh: 235
2 - Zühretü’r-riyâd, Hobevî, Dürretü’n-nâsıhîn, sh: 235, Hayâtü’l-kulüb, Risâle fî fedâili’ş-şuhûri’l-arabiyyeti ve’l-eyyâmi’l-mubâreke, Süleymaniye Kütüphanesi, Reşîd Efendi, kayıt no: 1166, varak: 54-55
3 - Duhân Sûresi, 1-6
4 - Şu’abü’l-îmân, 5/253
5 - Tuhfetü’l-ihvan, sh: 42
6 - İbni Zencüveyh, Deylemî, no: 2410, İbni Ebiddünya, İbni Cerîr-i Taberî, 21/10, Beyhâkî, Şu’abü’l-îman, No: 3839-40, İbni Hacer, Tesdîdü’l-kavs, 2/115, Suyûtî, ed-Dürru’l mensûr, 13/253-254
7 - Dînevrî, Suyûtî, ed-Dürru’l mensûr 13/254 8 - İbni Cerîr-i Taberî 21/9-10, Suyûtî, ed-Dürru’l-mensûr, 13/252-253

kaynak :

Ahmet Mahmut ÜNLÜ
(Cübbeli Ahmet Hoca)

arifan dergisi

23 Ağustos 2008 Cumartesi


TÖVBE VE İSTİĞFAR
Başımıza gelen bela ve musibetlerin sebebini Mevla Teala, “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle kazandığınız (günahlar) sebebiyledir...” diye açıklıyor.Kuraklık gibi küresel felaketin asıl sebebi de yaptığımız hatalar ve işlediğimiz günahlardır. Tüm sıkıntı ve dertlerden kurtulmanın reçetesi ise Tövbe ve istiğfardır! Çünkü Efendimiz Hadis-i Şeriflerinde: “Kul Allah’a istiğfarda bulunduğu sürece, Allah’ın azabından emindir” buyurmuştur. Pişman gönüllerle yapılacak olan samimi tövbelerin, yaşlı gözlerle ve ihlâsla edilecek olan duaların bi-iznillah kaldıramayacağı hiçbir bela ve musibet yoktur. Ancak musibet umumî ise, tövbe ve istiğfar da umumi olmalı ve hep beraber yapılmalıdır.
Malum ülkemizde bir susuzluk sorunu var. Hâlbuki üç tarafı suyla çevrili bir yarım ada olan ve her tarafında dereleri, nehirleri, gölleri bulunan güzel memleketimiz, hikmeti ilahi su sıkıntısıyla karşı karşıya. Bunun bir adım sonrasında ise Allah muhafaza buyursun kuraklık tehlikesi geliyor. Tabi sadece bizim ülkemizde değil, dünyanın pek çok yerinde susuzluk ve kuraklık tehlikesi söz konusu.
Peki, bunun sebebi nedir? Suçluyu çoktan bulduk… Küresel ısınma... Bu felaketin faturasını ona yükledik ve rahatladık. Gerçekten de bunun tek sebebi küresel ısınma mı?! Bunun maddi sebeplerini bu işin uzmanlarına bırakıp, biz işin manevi yönüne şöyle bir göz atalım ve “Bu tehlikeye karşı alınacak manevi tedbirler nelerdir?” sorusuna cevap bulmaya çalışalım. Öncelikle şunu ifade edelim ki; kuraklık, kıtlık, ekonomik kriz, yel, sel, deprem, yangın, trafik kazası ve hastalık gibi başımıza gelmesini istemediğimiz bu hadiselerin tümünü, İslam “musibet” diye nitelendirir. Dolayısıyla Küresel ısınma da, bütün insanlık için bir musibettir. Başımıza gelen musibet ve belaların sebebini ise, Mevla Teala Şûrâ süresinin otuzuncu ayeti kerimesinde şöyle açıklıyor. “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle kazandığınız (günahlar) sebebiyledir...” Bu ayeti kerimeye göre, başımıza gelen musibetler ve belalar, hatta bu küresel felaketin asıl sebebi yaptığımız hatalar ve işlediğimiz günahlardır. Nitekim Salihlerden bir zât: “Merkebim huysuzlaşsa, günahımdan bilirim.” diyerek, bu gerçeğe işaret etmiştir. Kişi, İyiliği Mevla’dan, Kötülüğü Kendinden mi Bilmeli? İslam büyüklerine, Allah dostlarına baktığımızda hatayı başkalarında değil kendilerinde aramışlar, şayet başlarında bir musibet varsa, “Bunun müsebbibi benim günahlarımdır” diyebilmişlerdir. Bir keresinde Basra’da uzun zaman yağmur yağmamış ve müthiş bir kuraklık baş göstermişti. Bunun üzerine halk toplanıp yağmur duası için Hasan-ı Basrî hazretlerine geldiler. Hasan-ı Basrî hazretleri pek çok sahabi görmüş, Efendimizin pâk zevcesi Ümmü Seleme annemizden süt emerek Resulüllah’ın süt evladı olma bahtiyarlığına erişmiş büyük bir âlimdir. Ona: “Ey büyük imam susuzluktan kırıldık. Sen Allah’ın nazlı kulusun dua et de yağmur yağsın” dediler. Ve başlarında o büyük veli olmak üzere yağmur duası yaptılar. Hasan-ı Basri hazretleri önce minbere çıkıp vaaz etti, sonra dua ve niyazda bulundu. Sonunda ise yağmurun yağmayışını kendi günahına bağlayarak “Şayet Benim günahlarım olmasaydı bu belde yağmursuz kalmazdı. İsterseniz bu günahkâr Hasan’ı Basra’dan kovun, böylece yağmur yağsın.” buyurdu. Kuraklığın faturasını kendine kesen Hasan-ı Basri hazretlerinin tevazu dolu sözlerini duyan halk, adeta feryâd-u figan ettiler, gözyaşlarıyla tövbe ve istiğfar ederek Mevla’ya niyazda bulundular. Neticede Basra yağmura kavuştu. İlk velilerden olan Fudayl b. Iyad diyor ki: “Zamanın bozulmasından ve dostların eziyetinden tutun da, hoşlanmadığın her şey günahının neticesidir.” Yani biz reçeli veya balı üzerimize dökersek, sinekler gelip üzerimize konar ve bizi rahatsız eder. Şayet arı kovanına çomak sokarsak, arıların saldırısına uğramak kaçınılmaz olur. Bu durumda da suç, sineklerde veya arılarda değil, bizdedir. Tabi suç altın kolye bile olsa kimse takmak istemez, onun için suçlu hep başkasıdır. Biz ise sütten çıkmış ak kaşık... Hâlbuki büyüklerin yaptığı gibi kabahati önce kendimizde aramalıyız. Bu susuzluk ve kuraklığın faturasını da, sadece eriyen buzullara ve küresel ısınmaya değil kendimize de kesmeliyiz. Kur’an-ı Kerimi şöyle bir gözden geçirecek olursak, kişilerin ya da toplumların başlarına gelen bela ve musibetlerin, kendi hata ve günahlarından kaynaklandığını görürüz. Meselâ; Mevla Teala, insanlığın atası olan Hz. Âdem’i ve Havva anamızı cennette yarattı ve şöyle buyurdu: “Ey Âdem! Sen ve eşin beraberce cennete yerleşin. Ve onun nimetlerinden dilediğiniz yerden ikiniz de bol bol yeyin. Ama şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.” (Bakara: 35) Mevla’nın bu emrine rağmen, şeytanın iğvasıyla yasak edilen ağaçtan yediler. Böylece üzerlerinden cennet libasları sıyrıldı ve avret yerleri açığa çıktı. Mahcup oldular, cennetteki incir ağacının yapraklarıyla avretlerini örttüler. Tabi işledikleri zelle sebebiyle, Mevlâ Teâla onları cennetten çıkardı. Yani anlayacağınız, cennet hayatı yaşayan, hiçbir dertleri, sıkıntıları, maddi-manevi hiçbir problemleri olmayan Hz. Âdem babamız ve Havva anamız, Mevla’nın yasağını ihlal edip o ağaçtan yeyince, cennetten çıkarılıp tüm nimetlerden mahrum kaldılar. Kendi hataları sebebiyle, böyle bir musibete dûçar oldular. Ama bunun suçunu başkalarına yüklemek yerine, hatalarını kabul edip hemen tövbe ve istiğfar ettikleri için, tekrar o hayata, ebedi saadet yurdu olan cennete geri dönme hakkını kazandılar. Yine Kuran’da şunu görüyoruz ki, Yunus aleyhisselam Mevla’dan izin almadan kavmini terk edince, balığın karnına düşüp hapsoldu. Orada hangi zikri yaptı? “Ya Rabbi! Senden başka İlah yok, Seni tenzih ederim. Şüphe yok ki, ben zalimlerden oldum” (Enbiya: 87) Yani başına gelen bu musibetin suçunu başkasında aramadı. Hatasını kabul edip “Ben zalimlerden oldum” diye itiraf etti. Ve bu zikirle beraber Allah’dan affını isteyince, balığın karnından kurtuldu. Kula Zulmetmez Mevlası, Kulun Çektiği Kendi Hatası Böylece, içinde bulunduğumuz sıkıntıların ve başımıza gelen musibetlerin sebebinin, kendi hata ve günahlarımız olduğunu teşhis etmiş olduk. Peki, tüm bu sıkıntı ve dertlerden kurtulmanın reçetesi nedir? Tövbe ve istiğfardır! Çünkü Mevla Teala, Enfal süresinin otuz üçüncü ayetinde: “(Habibim) Sen onların içindeyken, Allah onlara azab edecek değildi. Ve onlar istiğfar ederlerken de Allah onlara azab edecek değildir” buyuruyor. Bu ayetin tefsirinde İbni Abbas der ki: “Bu ümmet hakkında iki eman vardır. Birisi Hz. Peygamber, diğeri de istiğfar... Hz. Peygamber gitti, istiğfar kaldı.” Yine bununla alakalı olarak Efendimiz Aleyhissalatü vesselam bir Hadisi Şeriflerinde: “Kul Allah’a istiğfarda bulunduğu sürece, Allah’ın azabından emindir.” buyurmuştur. Günahlar belayı çeker, tövbe ve istiğfar ise def eder.
Musibet Umumî İse Tövbe de Umumî Yapılmalı Netice olarak şunu söyleyebiliriz: Gelecek olan her türlü musibetin yanında, susuzluk sorununa da, kuraklık tehlikesine de alınacak en önemli manevi tedbir, tövbe ve istiğfardır. Pişman gönüllerle yapılacak olan samimi tövbelerin, yaşlı gözlerle ve ihlâsla edilecek olan duaların bi-iznillah kaldıramayacağı hiçbir bela ve musibet yoktur. Tabi bir musibet umumî ise, tövbe ve istiğfarda umumi olmalı ve hep beraber yapılmalıdır. Ayrıca samimi ve içten olmalıdır ki, Allahın rahmetini celbedebilsin. Yoksa geçenlerde hepimizin şahit olduğu bir camide yapılan yağmur duasındaki gibi, televizyonları ve kameraları da çağırıp onların karşısında Allah’tan yağmur istenirse, bu yapılan dualar ne kadar ihlâs ve samimiyetle olabilir ki? Allah için değil de, televizyona çıkmak için duaya gelen, Allah görüyor diye gönlüne çeki düzen vereceğine, kameralar çekiyor diye üstüne başına çeki düzen veren ve gösteriş için el açan kimselerin duası, acaba Mevla’nın rahmetini ne kadar celbeder? Evet, tövbe ve istiğfar, bela ve musibetlerin manevi paratoneridir. Ama samimiyetle ve ihlâsla yapılırsa… Fî Emânillâh!


kaynak :


Mustafa ÖZŞİMŞEKLER


Arifan dergisi

6 Temmuz 2008 Pazar

Ölümünün Ardından Ölenin Kerâmeti ve Şerefi Bâkîdir





Ölüye kabrinde hürmet etmek, evinde hürmet etmek gibidir. Çünkü kabirler, ölülerin yurtları ve ziyaret mahalleridir. Rablerinin rahmeti onların kabirlerine yağmaktadır. Yüksek derece sahiplerine
özel tecellîler inmektedir.


Allâh-u Te‘âlâ’ya sonsuz hamd-ü senâlar, Rasûlüne, Ehl-i Beyt’ine ve diğer âl-i ashâbına sınırsız salât-ü selamlar, evliyâ ve meşâyıha tâzim ve senâlardan sonra; dergimizin başlangıcından bu yana tevessülle ilgili bazı konuları delilleriyle beraber îzaha çalışmış ve bu hususta birkaç soru sorup cevaplandırmıştık.
Takip edenlerin bileceği üzere dördüncü soru; ölünün vefatının ardından bir değerinin olup olmadığı sorusuydu. Bugünkü yazımızda inşâallâh bu konuyu vuzûha kavuşturmak için gerekli delilleri serdedeceğiz.
Ehl-i Hak olan Ehl-i Sünnet’in mezhebine göre; ölümünün ardından ölenin kerâmeti ve şerefi bâkîdir. Peygamberlik, ölümle son bulmadığı gibi velîlik de nihayete ermez. Üstelik Allâh-u Te‘âlâ’nın, vefat etmiş sâlih kimselerden bir çoğuna ikram ettiğine dair elimizde deliller mevcuttur.

Nitekim

Ebû Dâvûd: “Şehidin kabrinde görülen nur” bâbında

Âişe (Radıyallâhu Anhâ)’nın şu rivâyetini nakletmiştir: “Necâşî öldüğünde biz onun kabri üzerinde sürekli nur göründüğünü anlatırdık”1


Yine bu nedenledir ki ölünün kabri üzerine oturmak ve ölünün kemiklerini kırmak yasaklanmıştır.

Nitekim

Ebû Hureyre (Radıyallâhu Anh)’dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte

Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Selem) şöyle buyurmuştur: “Sizin birinizin bir ateş közü üzerine oturup da, o ateş parçalarının onun elbiselerini yakması ve derisine ulaşması elbette onun için bir kabir üzerinde oturmasından daha hayırlıdır.”2

Âişe (Radıyallâhu Anhâ)dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte

Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Ölünün kemiğini kırmak, diri iken kemiğini kırmak gibidir.”3


Amr ibn-i Hazm el-Ensârî (Radıyallâhu Anh) şöyle anlatmıştır:

Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) beni bir kabir üzerine yaslanmışken görünce:

“Kabir sahibine eziyet etme” buyurdular.4


İmâm-ı Nablûsî’nin, “Keşfü’n-nûr an ashâbi’l-kubûr” isimli eserinde, “Muhtasaru’s-Serahsî”den nakledildiğine göre;

Ebû Hanîfe (Radıyallâhu Anh) kabir üzerine basılmasını, oturulmasını, uyunmasını, büyük ve küçük abdest bozulmasını mekruh sayarken, bu kerahate neden olarak, “çünkü bunları yapmakta kabir sâhibine bir ihânet ve hakâret söz konusudur” buyurmuştur.
Tabî ki bu kerâhet “Câmi‘u’l-fetâvâ”da zikredildiği üzere; evlâyı terk kabilinden olmayıp, günahkâr edecek türdendir. Hatta yasaklama ifadeleri mutlak zikredildiğinde tahrîm için kabul edildiğinden, bu tür hareketler haram sayılmıştır. Ölünün üstünde bulunan tabut veya toprak, tavan mesâbesindeyse de ölünün hakkı ve hürmeti bâkî olduğundan üzerine basılması câiz görülmemiştir.
Demek ki herhangi bir ölünün bile Allâh katında öyle büyük bir değeri vardır ki; diriyken yapılması gereken hürmetin bir benzerinin, ona ölüyken de yapılmasını gerektirmektedir.
Böylece anlaşılmış olmaktadır ki; ölüye kabrinde hürmet etmek, evinde hürmet etmek gibidir. Çünkü kabirler ölülerin yurtları ve ziyaret mahalleridir. Rablerinin rahmeti, onların kabirlerine yağmaktadır. Yüksek derece sahiplerine özel tecellîler inmektedir. Ölülerin ruhları, kabirlerinin kenarlarında birbirleriyle görüşmekte ve oturup ziyaretleşmekte olduğuna dair birçok rivayetler mevcuttur. Bu yüzden fıkıh kitaplarında, bahsi geçen hadîs-i şerîflere dayanılarak; diğer hayvanların ve insanların ölülerine yapılması gerekmeyen bir takım hürmetlerin, ehl-i îmanın ölülerine yapılması gerektiği açıklanmıştır.
Mü’minlerin avâmı hakkında durum böyle iken, ya Allâh-u Te‘âlâ’ya yakın olan nebîlerin ve velîlerin ölümlerinin ardından hürmet ve itibarlarının kalmaması düşünülebilir mi? İşte bütün bu delillerden anlaşıldığına göre; ölünün ardından hürmet ve kerâmetinin bâkî kaldığı şerî‘at diliyle sabit olmuştur.

Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in ölüleri ziyaret edip, onların yanında ayakta durarak:

“Ey mü’min kavmin yurdu! Selâm olsun size. Biz de inşâallah size kavuşacağız. Kendim hakkında ve sizin hakkınızda âfiyet dilerim.”5

diye duâ etmesi, ölünün ardından, hürmet, kerâmet ve âfiyet gibi hallerinin devam ettiğinin delilidir. Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) mü’minlerin kabirlerinin yanında yapılan duânın, o mekânda medfûn bulunan mevtâ sebebiyle ve mekânın hususiyeti nedeniyle müstecab ve makbul olduğunu bilmeseydi, kabristanda böyle dua eder miydi?
Demek ki üzerlerine rahmetler yağan sıradan müslümanların kabirlerinin bereketiyle duâ kabul oluyorsa, kâmil tevhîd ehli olan havâssın kabirlerinde yapılan dua haydi haydi makbuldür. Şüphesiz ki onların Allâh katındaki makam ve mevkileri, diğerlerinden daha büyük ve daha değerlidir. Bu yüzden bir kimse, bu büyüklerin Allâh katındaki değerini aracı yaparak Allâh-u Te‘âlâ’dan bir şey istediği zaman Allâh-u Te‘âlâ’nın, o kulunun isteğini geri çevirmesi düşünülemez. Yine böylece ölünün yıkanmasının, kefenlenmesinin ve defnedilmesinin farz oluşu ve bunu yapan kimselerin cünüp ve hayızlı olmayıp, bilakis abdestli olmasının vâcib oluşu da, Allâh-u Te‘âlâ’nın şerî‘atinin müminlere tanıdığı değerin getirdiği haklardandır. Hatta diyebiliriz ki; müminin dünyadaki şerefi mecâzdır. Çünkü dünya, Allâh-u Te‘âlâ’nın inkâr edildiği ve inkârcılarla birlikte yaşanılan bir yurttur. Berzah âleminde ise inkârın yeri yoktur.

İmâm-ı Nesefî (Rahimehullâh)’ın “Umdetü’l-i‘tikad” isimli eserinde zikredildiğine göre; bir insanın îmanı, velîliği ve peygamberliği uyku halinde devam ettiği gibi vefatından sonra da devam eder. Nasıl ki bir mümin uyurken mümin ise, ölüyken de hakîkî anlamda mümindir. İşte böylece rasüller, nebîler ve velîler de vefatlarının ardından hakîkî anlamda rasûl, nebî ve velîdirler. Zira îman ve nübüvvet gibi vasıflarla muttasıf olan beden değil ruhtur. Rûhun durumu ise ölüm ile değişmez.
Bu yüzden, peygamberlerin mûcizeleri ve velîlerin kerâmetleri, ölümlerinin ardından da devam eder. 6
İnşâallah bir sonraki yazımız kabir ehlinin kabirlerindeki ibadetleri, kırâatleri ve kerâmetlerinin bazı örnekleri hakkında olacaktır. Bu vesile ile hepinizi Allâh-u Te‘âlâ’nın inâyetine ve Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) ile dostlarının himmet ve şefâatlerine emanet ederim.



- DİPNOTLAR -
1 - (Ebû Dâvûd, no:2515)
2 - (Müslim, no:971, Ebû Dâvûd, no:3220)
3 - (Ebû Dâvûd, no:1199, İbn-i Mâce, no:1616, Ahmed ibn-i Hanbel, el-Müsned, 6/58, İbn-i Hibbân, no:3167)
4 - Ahmed ibn-i Hanbel, el-Müsned, Ahmed Ferîd el-Mezîdî, Keşfü’n-nûr, sh:23
5 - Müslim, 1/218, Tirmizî, 5/64
6 - İmâm-ı Nablûsî, Keşfü’n-nûr an ashâbi’l-kubûr, sh:19-28


Kaynak :

Arifan dergisi

Ahmet Mahmut ÜNLÜ

(cübbeli hoca efendi )