Tasavvuf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tasavvuf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Temmuz 2008 Pazar

SÂLİH VE SÂDIKLARLA BERÂBER OLMAK





Kalb, içinde bulunduğu vasatın rengine, şekline ve âhengine bürünür. Ancak, bu hâl kalbde belli tesirlerin kök salıp yerleşmesindeki başlangıç hâlidir. Sonradan vâkî olan müsbet veyâ menfî tesirler evvelkilere benzerlik veyâ zıdlık sebebiyle müsbet de olabilirler, menfî de. Lâkin kalb, başlangıçta iyi tesirlere tâbî kılınıp belli bir kıvâma getirilmedikçe büyük bir tehlikeye mâruzdur. Zîrâ bütün tesirler karşısında kalbde mevcûd olan muhabbet, onun tesir altında kalıcı; nefret ise bu tesirleri reddedici bir rol oynar. İşte bu sebepledir ki insanın mânen yükselip alçalmasında, muhabbet ve husûmetin yerinde kullanılması pek mühim bir müessirdir. Gerçekten muhabbeti lâyıkına, husûmeti de müstehakkına tevcîh edebilmek sâhibini âbâd ederken, aksine muhabbeti nâ-lâyıkına, husûmeti ise gayr-ı müstehakkına tevcîh, bunu yapanı bu tevcîhlerdeki şiddet nisbetinde bedbaht kılar.
Bu hakîkat göz önünde tutulduğunda, mânevî terakkî için Allâh'ın sâlih kullarıyla berâber olup onların tesir dâiresi içinde yaşamanın lüzûm ve ehemmiyeti net bir şekilde ortaya çıkar. Ancak, bu takdîrde de istifâde, muhâtaba duyulan muhabbet nisbetinde gerçekleşir. Yoksa kuru kuruya bir berâberlik -az çok bir fâide sağlasa da- matlûb olan netîceyi hâsıl etmez.
Ayrıca "sahâbî" ve "sohbet" kelimelerinin aynı kökten geliyor olması da câlib-i dikkattir.
Ashâb-ı Kirâm, Allâh Rasûlü'ne duydukları muhabbet, hürmet ve edeb hissiyâtı içinde mânevî sohbet ve terbiyeden murâd edilen istifâdenin en müşahhas ve mükemmel bir nümûnesi oldular. Ancak nâil oldukları bu istifâdenin âdetâ şartını ifâde eder mâhiyette de Rasûlullâh'ın sohbetinde büründükleri huzur ve edeb hâlini:
"-Sanki başımızın üzerinde bir kuş var. Kıpırdasak uçacak zannederdik." şeklinde ifâde ederlerdi.
Ashâb-ı Kirâmın, mâzileri itibâriyle çorak topraklara benzeyen gönül âlemleri, Allâh Rasûlü'nün sohbet meclisindeki mânevî iklimin rahmet ve bereket sağanaklarıyla yoğruldu. Bu sâyede zamânında üstüne toprak basılmış eşsiz fazîlet ve mânâ tohumları neşv ü nemâ buldu. Sadırdan sadıra in'ikâs eden muhabbet ve rûhâniyet alışverişiyle yıldız şahsiyetler inkişâf etti. Câhiliyye devrinin merhametsiz, vicdansız, kız çocuklarını diri diri gömecek kadar katı, hak ve hukûk tanımaz insanı eridi, kayboldu. Aynı silüet içinde fakat bu defâ gözü gönlü yaş dolu, diğergâm, ince, rakîk, hassas bir insan hüviyeti teşekkül etti.
O insanlar Allâh Rasûlü'nün şahsiyetini ve yüce ahlâkını gittikleri her yere taşıdılar. Kıyâmete kadar menkıbeleri devâm edecek fazîletler sergilediler. Onlar hakkında âyet-i kerîmede Yüce Rabbimiz de şöyle buyurur:
"(İslâm dinine girme hususunda) öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya, işte Allâh onlardan razı olmuştur, onlar da Allâh'tan razı olmuşlardır. Allâh onlara, içinde ebedi kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur." (et-Tevbe, 100)
İbâdet vecdi içinde geçen bütün sohbetler, Allâh Rasûlü'nün sohbetlerinden bir akistir. Zîrâ mânevî istifâdenin merkezi O'dur. Rûhî heyecânlarla dolu sohbetler de hep o merkezden teselsülen naklolan parıltılardır. Sâdık ve sâlihlerin böyle meclislerini ganîmet bilmelidir. Zîrâ bu meclisler öyle bir cennettir ki; içinde ilâhî aşk ile çağlayan gözler ve gönüller vardır.
Kalbî hayâtın muhâfazası için gâfil ve fâsıklarla ünsiyetten şiddetle sakınmalıdır. Zîrâ teaffün etmiş (kokuşmuş) mezbele ve leşler üzerinden geçip gelen bir rüzgar, onların mülevves kokularını alarak etrâfa yayar, nefesleri tıkar ve rûhları daraltır.
Şeyh Ubeydullâh Ahrâr -kuddise sirruh-, bu hususta yârânına şöyle nasîhat eder:
"-Ağyâr ve bîgânelerle sohbet etmek, kalbe fütûr, rûha dağınıklık ve gönle perişanlık verir. Nitekim Bâyezîd-i Bistâmî, bir gün içinde böyle bir perişanlık duydu. Bir türlü kendisini toplayamadı; meclisindekilere:
"-Hele bir bakın meclisimde yabancı biri var mı?" dedi.
Araştırdılar kimseyi bulamadılar. Fakat Bâyezid-i Bistâmî ısrâr etti:
"-Hele iyi araştırın. Asâların olduğu yere de bakın. Eğer öyle olmasaydı, içimde bu perişanlık olmazdı." dedi. Tekrar araştırdılar ve bir gâfilin asâsını buldular. O asâyı dışarı attılar; Bayezid-i Bistâmî'nin gönül huzûru da yerine geldi.
Yine bir gün Hâce Ubeydullâh Ahrâr Hazretleri, huzûruna gelen yakınlarından birine:
"-Senden yabancılık kokusu geliyor." dedi ve ilâve etti:
"-Gâlibâ sen, yabancı birinin elbisesini giymişsin."
O kimse hayretle:
"-Evet öyle." dedi ve o elbiseyi değiştirip tekrar geldi.
Bunun zıddı bir misâl de Yusuf -aleyhisselâm- ile babası Yâkûb -aleyhisselâm- arasında vâkî olmuştur. Hazret-i Yâkûb, oğlu Yûsuf'ta kendi husûsiyetlerini görünce, ona diğer çocuklarından daha fazla meyletti. Bu muhabbette öyle aynîleşme oldu ki, daha sonra Yûsuf'un gömleği Mısır'dan kendisine getirilirken o Ken'an ilinde olduğu hâlde gömleğin kokusunu almaya başladı. Halbuki ondan başka hiç kimse o kokudaki sırrı hissetmemekteydi.
Mânevî hâllerin eşyâya bile sirâyet etmesi karşısında, eşyâdan daha hassas olduğunda şüphe bulunmayan insan kalbini, ne denli titizlikle muhâfaza etmek gerektiği ortadadır.
Yine büyükler bu hususta derler ki:
"Halkın amel ve ahlâkından cansız varlıklar bile in'ikâs alır. Bu itibarla türlü çirkinliklerin irtikâb edildiği bir yerdeki ibâdetle, amel-i sâlih ve hayırlara mekân olmuş bir yerdeki ibâdet, kıymetçe birbirinden çok farklıdır. Bunun içindir ki, Kâbe hareminde kılınan bir namaz, sâir yerlerde kılınanlardan misillerce üstündür."
Bu hâlin zıddı olarak Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Arafat'la Müzdelife arasındaki Vâdi-i Muhassır mevkiinden hızlı olarak geçmişlerdir. Bu tavır karşısında ashâb merâkla:
"-Yâ Rasûlallâh! Ne hâl oldu ki burada süratlendiniz?" diye sorunca Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
"-Cenâb-ı Hak, bu mekânda zâlim Ebrehe ordusunu kahretti." buyurmuşlardır.
Yine binbir meşakkat dolu Tebük Seferi'nden dönüşte ashâb-ı kirâm, gölgelenmek ve su temin edebilmek için Semûd Kavmi'nin taşları oyarak yapmış olduğu köşklere girdiler. Bunun üzerine -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
"Bu mekânda Cenâb-ı Hak Semûd Kavmi'ni helâk etti. O kahırdan bir hisse gelmemesi için buralardan su almayınız." buyurdu.
Ashâb:
"-Yâ Rasûlallâh! Kırbalarımıza su doldurduk ve bu sudan hamur yaptık." deyince Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
"-Suları boşaltın ve hamurları dökün!" emrini vermiştir.
Bu ve benzeri hâdiseler, hâllerin cemâdâta (cansız varlıklara) dahî sirâyet ve in'ikâsını gösteren tipik birer misâldir

Gönül erleri olan, sâlih ve ârifler de, kalblerindeki muhabbet, aşk ve vecdlerini sohbetlerine taşırlar. Kalplerindeki esrârın nûru cemaate akseder. Meydana gelen in'ikâs ve insibâğ (boyanma) netîcesinde gönüller kâbiliyyet ve istîdâda göre, feyz ve hakîkat nûru ile dolar. Tıpkı; gül, karanfil ve nâdîde çiçeklerle bezenmiş bir bahçe üzerinden esen sabah melteminin, gittiği yerlere, gönüllere bahar ferahlığı veren latîf râyihalar götürmesi gibi. Kalbî meziyetlerin inkişâfı ve irtifâ kazanması için sâlih ve sâdıkların güzel hâllerinden feyz (mânevî enerji) almaya gayret etmelidir.

Bu hususta Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede şöyle buyurur:
"Ey îmân edenler! Allâh'tan ittikâ edin ve sâdıklarla berâber olun!" (et-Tevbe, 119)
Hâllerdeki sirâyet, yukarıda temâs edilmiş olduğu üzere muhabbet ve ünsiyet nisbetinde gerçekleşir. Kâmil bir mü'min olabilmek için, sâdık ve sâlihlerle ünsiyet hâlinde bulunmak, yâni onları sevmek ve onlara yakın bulunmaya çalışmak, bu temâyülün kuvvetlenip arzu edilen netîceyi hâsıl etmesi için şarttır.
Nitekim Bâyezîd-i Bistâmî'ye mürâcaat eden bir derviş:
"-Beni Allâh'a yaklaştıracak bir amel tavsıye et." deyince Bâyezîd -kuddise sirruh-, ona şu nasîhatte bulunmuştur:
"-Allâh'ın velî kullarını sev! Sev ki onlar da seni sevsinler. Onların gönlüne girmeye çalış! Çünkü Allâh, o âriflerin kalblerine her gün 360 defâ nazar eder. Onlardan birinin kalbinde senin adını görürse, seni bağışlar!..."
İşte bu sebeple tasavvufî terbiyede sâlikin mensûb olduğu yere ve sâdıklara âit muhabbetini tâze ve zinde tutabilmesi maksadıyla "râbıta", dâimî bir temrin hâlinde kâideleştirilmiştir.
Düşünmelidir ki, günah ve mâsıyet yolundaki bir insan, bu kalbî bağlılığın güzel tesirleriyle, belki telâfîsi mümkün olmayan pek çok mânevî kayıptan kurtulabilir. Yine bunun yanında kalbî râbıtanın bereketiyle hayır yolunda nice mânevî kazançlara nâil olabilir.
Râbıta, muhabbetin şiddetiyle, kalbî duyuş ve hissedişte yüksek bir mânevî hat vücûda getirir. Bu hattın iki ucundaki şahsiyetlerde "aynîleşme" istikâmetinde bir rûhî alışveriş başlar.
Ünsiyetle takviye edilen muhabbet, sonunda o hâle gelir ki, seven, sevdiğinin varlığında âdetâ yok olur. Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- ancak aşk netîcesinde gerçekleşen bu hâli şu sözleriyle ifâde eder:
"Denize kavuşan bir nehirde nehirlik biter, girdiği denizin bir parçası olur. Yediğimiz bir ekmek bünyemiz içinde erir ve vücûdumuzun bir parçası hâline gelir. Seven bir kimsenin varlığı da, duyduğu muhabbetin şiddeti kadar sevdiğinde kaybolur."
Hazret-i Mevlânâ devamla, bu aynîleşme ve ifnâ hâlindeki hâlet-i rûhiyeyi de şöyle beyân eder:
"Aşk geldi, kan gibi damarlarıma, derime doldu. Beni benden aldı, varlığımı sevgiliyle doldurdu. Vücûdumun bütün cüzlerini dost kapladı. Benden bana kalan ancak bir isim. Ötesi hep O_"
Tasavvufta, "fenâfillâh" ve "bekâbillâh" denilen keyfiyet budur. Ancak, muhabbetullâh istikâmetinde bu derecede ilerleyebilmek için, kalbin ona tahammül edecek bir liyâkat ve kifâyet kazanması lâzımdır. Bu ise, muhabbetli beşerî temrinlerle elde edilebilir.
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizle her yeni buluşma ve sohbetinde ayrı bir vecd ve istiğrâk hâli yaşardı. Huzurlarındayken bile O'na olan muhabbet ve hasreti teskîn olacağı yerde daha da ziyâdeleşirdi. Nitekim birgün, bütün servetini Allâh Rasûlü'nün huzûruna getirip cân u gönülden infâk ettiğinde, muhabbet ve iltifât dolu sözlerle medh-i peygamberîye nâil oldu. Halbuki Hazret-i Sıddîk, Allâh Rasûlünün aşkıyla "ben"liğinden geçip artık Rasûlullâh'ın varlığında vücûd bulduğu için, iltifâten dahî bir "muhâtab" kabul edilmenin zımnında mevcûd olan ağyârdan biri olarak görüldüğü hissi, ona hayli ağır geldi. Bu his ile rûhunun derinliklerinde firkat ateşlerine benzeyen yakıcı bir ızdırap duydu. "Gayr"dan telâkkî edilme endişesi içersinde:
"-Yâ Rasûlâllah! Malım, canım ve her şeyim, Hata! Başvuru kaynağı bulunamadı. 'den ayrı bir şey midir ki?" buyurmuştur.
Hazret-i Mevlânâ'nın dilinde:
"Altın ne oluyor, can ne oluyor... İnci mercan da nedir bir sevgiye harcanmadıktan, bir sevgiliye fedâ edilmedikten sonra?!" mânâlarıyla ifâde bulan hakîkat, sanki onun bu hâlini resmediyordu.
Yine birgün gönüller sultanı Fahr-i Kâinât Efendimizin rahatsızlandığını duyan Hazret-i Sıddîk, üzüntüden kendisi de yatağa düşmüştü.
Bu aynîleşme sebebiyledir ki Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:
"-Ebû Bekir bendendir, ben de ondanım. Ebû Bekir dünyâda ve âhirette kardeşimdir." (Deylemî) buyurarak mânâ âlemindeki berâberliği ve kalbden kalbe vâkî olan hâl akışını te'yid buyurmuştur.
İmâm Buhârî, bu hususta şöyle der:
"Ebû Bekir Sıddîk Hazretleri, Rasûlullâh'ın rûhâniyet cihetiyle yıkanma ve temizlenme yerlerinde bile Allâh Rasûlü'nün mübârek sûretleriyle mânevî tecessümünden ayrılamadığını kendilerine arz etti."
Hazret-i Ebû Bekr'in bu hâli karşısında Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de ölüm döşeğinde iken:
"Bütün kapılar kapansın; yalnız Ebû Bekr'inki kalsın!" iltifâtıyla, karşılıklı kalbî akımı ne güzel ifâde buyurmuşlardır.
Şeyh Sâdî-i Şîrâzî de, hallerdeki sirâyet husûsiyetini şöyle ifâde eder:
"Ashâb-ı Kehf'in köpeği sâdıklarla berâber olduğu için büyük bir şeref kazandı. Nâmı Kur'ân-ı Kerîm'e ve târihe geçti. Lût Peygamberin karısı ise fâsıklarla berâber olduğu için küfre dûçâr oldu."
Yine Şeyh Sâdî; sâlih ve sâdıklarla ünsiyet netîcesinde meydana gelen "aynîleşme"yi "Gülistan" adlı eserinde temsîlî bir şekilde şöyle hikâye eder:
"Bir kişi hamama gider. Hamamda dostlarından biri kendisine temizlenmesi için güzel kokulu bir kil verir. Kilden, rûhu okşayan enfes bir râyihâ yayılır. Adam kile sorar:
-A mübârek! Senin güzel kokunla mest oldum. Haydi söyle, sen misk misin, anber misin?
Kil ona cevâben şöyle der:
-Ben misk de amber de değilim. Bildiğiniz, alelâde bir toprağım. Lâkin, bir gül fidanının altında bulunuyor ve gül goncalarından süzülen şebnemlerle her gün ıslanıyordum. İşte hissettiğiniz, gönüllere ferahlık veren bu râyiha, o güllere âiddir."
İşte bu misâldeki mânânın da işâret ettiği üzere, samîmiyet, teslîmiyet ve tevâzû ile, gönüllerini Hak dostlarının önüne serenler, tâlibi oldukları güzelliğin akislerine bir tecellîgâh hâline gelirler. Tıpkı gökteki ayın zâtına âid bir ziyâsı olmamasına rağmen, güneşe teveccüh eden yüzünün, aldığı nûr huzmelerini aksettirmek sûretiyle güneşin bir husûsiyetinden hisse alması gibi böyleleri de beşeriyyetin zulümât ile kararmış gecelerine -âdetâ- parlak birer kandil olurlar.
Yâ Rabbî! Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile ashâb-ı kirâm arasındaki sohbetlerden kalblerimize bir hâl in'ikâs etmesini nasîb eyle! Bizleri sâlihler cemaatiyle birlikte haşreyle!
Âmin!..

- Bu yazı Altınoluk dergisinin Agustos 2000 tarihli sayısından alınmıştır.

11 Mayıs 2008 Pazar

ŞEYTANIN TASALLUTUNA MİSALLER


Abdülkadir Geylani (k.s.) Hazretleri anlatıyor:Henüz tasavvufa yeni süluk etmiştim.Bir akarsu kenarında ibadetle meşguldüm.Gök yüzünden bir nida geldi.

- Ey Abdülkadir! Hazır ol sana tecelli edeceğim.”

Bu ses gelir gelmez etrafımda ne kadar ağaç taş varsa hepsi secdeye vardır.Ben bu hal karşısında hayrette kaldım.Ve düşündüm ki,Hak Teala Hazretleri mekandan münezzehtir.Bu ses ise gök tarafından geliyor.O halde şeytanidir.Bu düşünce ile ondan yüz çevirdim ve def etmek istedim.

Tekrar:

-Ey Abdülkadir! Ben senin Yüce olan Rabbinim.”diye nida geldi.Her şey yine secdeye kapandı.Bunlara asla iltifat etmedim.Zikre devam ettim.”

Bunun üzerine gökten siyah bir şey parça parça olarak yanıma düşüverdi.Meğer Şeytan-ı Layn imiş.Etrafımda olup secdeye kapanan ağaçlar ve taşlar onun avanesi, yardımcıları imiş.Ağaç ve taş şekline girerek beni sapıttırmaya gelmişlermiş.Hepsi dağılıp gittiler.Şeytan bana dedi ki:
- Yürü var git!İlmin bereketleri ile şerrimden kurtuldun, diyerek yanımdan firar etti.

Adamın biri evliyadan A’la Bin Ziyad’a gelir:
-Dün gece rüyamda seni gördüm.Cennette sarılarak yürüyordun der.Bunun üzerine A’la Bin Ziyad öyle öfkelenir ki:

-“İblis, benden başka dalga geçecek birini bulamamış mı?Gözünede senden daha alçak birini kestirememiş ki, elçi olarak seni görevlendiriyor dedi.

CÜNEYD-İ BAĞDADİ HAZRETLERİYLE 20 YIL

Şeytanı Aleyhillane hizmetçi bir derviş kıyafetinde Cüneydi Bağdad-i Hazretlerine geldi ve hizmetine girmeyi teklif etti.Tam 20 sene hizmet etti.20 sene sonra ayrılıp giderken:
-“Beni tanıyor musun?” diye sordu.Hazreti Vüneyd:
-“Tabi! Yanıma ilk girdiğin anda seni tanımıştım.Sen Ebu Mürre İblisin ta kendisisin.

İblis hayret etti ve son atışını yapt:
-“Senin derecene çıkmış birini görmedim”

Deyince Cüneyd Hazretleri:
-“ Defol! Mel’un Yanımdan ayrılmadan beni böbürlendirip dinimi mahvetmek mi istiyorsun) dedi.

40 SENE NAFİLE ORUÇ

40 sene üç ayların tamamında oruç tutan bir zat, bir gün bir alışveriş kuyruğunda bulunur.Dışardan gelen bir kişi, kuyruğa girmeden alış veriş yapmak ister ve bunda ısrar eder.O kadar ısrar eder ki, kuyrukta bulunanların sabrını taşırır.

-“Neden acele ediyorsun?” diye sorarlar.O da der ki:
-“ Bu gün nafile oruç tutmuştum.İftar yaklaştı.Onun için acele ediyorum” deyince kuyrukta bulunan ve 40 senedir nafile oruç tutup kimseye söylemeyen adam dayanamadı:
-“ Be adam, ben kırk senedir nafile oruç tutuyorum gene de senin bu yaptığını yapmıyorum” deyince adam:

-“Bende 40 senedir sana bunu bir türlü söyletemiyordum.Nihayet söylettim.Ben şeytanım diyerek oaradan uzaklaşır.

10 Mayıs 2008 Cumartesi

Vav Harfi

İnsan vav şeklinde doğar, bir ara doğrulunca kendini elif sanır

İnsan iki büklüm yaşar, oysa en doğru

olduğu gün ölmüştür.Kulluğun manası vavdadır, elif uluhiyetin ve ehadiyetin simgesidir.
O yüzden Lafz-ı ilahi elifle başlar. Elif kainatın anahtarıdır, vav kainattır.
Rabbi vav gibi mütevazı olsun ister kulları.

Musa dal olmuştur ama Firavunun gözü Elifte kalmıştır.

İbrahim ateşte vavdır, Nemrut bizzat ateşe odun.

Yunus, vav olup balığın karnında anca kurtarmıştır kendini.
İnsan iki büklüm olunca rahat eder ana karnında.
Boylu boyunca uzansa da kim rahattır mezarında?
Vavın elifle münasebeti ne kadar iyiyse, kainatın dengeside o kadar düzgündür.
Kim kimi hatırlarsa evvel o ona koşar.
Kainatta tüm cisimler boşlukta dönerken insan belki o yüzden boşlukta kalmamış,Rabbi onu imanla doldurmuştur.
Evvelde eliftir, bir ilahi nefesle ahirde vav olur kainat.

Manayı bilmeyenler vav diyemez vav derler..
Buna anlamca vaveyla denir.
Yani vav olamadıkları için feryad edenlerin halidir.

Elif bir ağaç ve insan onun dalıdır.
Azrail budadıkça nefesleri daha gür çıkar sesleri.

Herbiri Dal olur ve o ağaçtan beslenir. Vav olur o ağacın gölgesine sığınır.
Ve ALLAH insana seslenir, peygamber eliyle ulaşan mesajı hem dal hem vav ol der insana.

“Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir. İyiliği emrederler; kötülüğe engel olurlar. Namaz kılarlar, zekat verirler. ALLAH’a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunlara ALLAH rahmet edecektir. ALLAH şüphesiz güçlüdür, hakimdir.”

Başkasının önünde eğilmek ne zordur. Birilerinin emri altına girmek ne ağırdır. Krallara boyun eğmemiş insan görmediği bir varlığa mı itaat edecektir?
İnsan kendinin bile farkında değildir iki lam birbirine sarılıp kainatı ayakta tutan sütunlar gibi durmuştur elifin ardında, kainatın gezegenleri yuvarlanıp son harf misali peşinden giderken, insan yolculukta geri kalmanın acısını ne zaman anlayacaktır. Zordadır sığınacak yeri yoktur. Evrene ve seslere kulak verenler duyar yeniden o kutlu çağrıyı;

“Sabır ve namazla ALLAH’tan yardım isteyin. Rablerine kavuşacak ve O’na döneceklerini umanlar ve ALLAH’a gerçek bir saygı gösterenlerden başkasına namaz elbette ağır gelir”

Sonra çağırır insanı, belki cennet kokusunu duyurmak içindir bu davet, belki kendi yanına çağırıyordur.

İşte o ayet: “Secde et, yaklaş!

Eğil ve ben senin başını göklere erdireyim, yıldızları ayağına sereyim, sana gezmekle bitiremeyeceğin cennetler, sayamayacağın nimetler vereyim demektir bu.

Secde et, vav ol, vay dememek için la şey olan insan herşey demek olan Rabbinin önünde

TASAVVUFTA LALE YARADAN`I HATIRLATIR...


Aşkımdan pürsafâyımdır sanırsın belki bu demler…
Aşkın neşvesi olmaz
Lâle; Eğlâl
Leylî; Leylâ olmadan Ey güzel…

* * *


Üzerimde aşkın pırıltıları olabilir belki…
Veya âşıkların in'ikasıyla bir kıvılcım görebilirsin yüzümde…
Bu yüzümde gördüklerin ancak bir gölge ve akisten ibarettir. Ne özüdür, ne de kendisi…
Aynada yüzünü gördüğün vakit:
"-Bu zât benim gibi biridir ancak!" diyebilir misin?
Bir nehrin üzerine düşen yaprak için:
"-Bu ne güzel, ne berrak bir sudur." diyebilmen mümkün müdür? Sana berrak su diyebilmeleri için bulutların ötesinden dökülüp gelen ve nehre karışan bir yağmur damlası olman îcâb etmez mi?

İşte benim aşka yakınlığım onun akışıyla yönlenen bir yaprak kadar yakın, uzaklığım ise bir o kadar ondan ayrı bir cisim olup ona karışmamdaki zorluktan ve sırdandır.


Lâle, kelime olarak ele alındığında Arapça "Allâh" lâfzına âit harfleri taşımakta olduğu görülür. Eğlâl kelimesi de "lâle" kökünden gelir. Eğlâl ise Yâsin Sûresi'nde "eğlâlen" şeklinde geçmektedir. Manası ise; "boyunduruk"tur.


Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz hicret edecekleri vakit kapıdaki müşrikleri etkisiz hâle getirmek için Yâsin Sûresi'nin bu âyetini okuyarak onlara bir avuç toprak atmıştı. Müşrikler bunun etkisiyle sanki boyunlarına boyunduruk geçirilmişçesine başlarını aşağıya indirememiş ve Efendimiz'i görememişlerdi. Onlar Efendimiz'i göremedikleri gibi gözleri kâinatın bütün hakîkatlerine âmâ olmuştur.


Bunun mukâbili olarak kalblerine Allâh lafzını yerleştiren ve istîdâdınca idrak etmiş olan Hak âşıkları da sanki boyunlarına nurdan bir halka geçirmişcesine başları yukarıda ilâhî cezbeye gark olmuş, onun neşvesiyle müstağrak bir hâldedirler. Aşağının kötülük ve pisliklerinden uzak, mâsivâdan arındırılmış bir gönülle herşeyden mahrûm olanlar için duâ ve ilticâ hâlindedirler.


Lâlenin harfî manası "hilâl"e de ulaşmaktadır. Onlar semâdaki hilâlin parıltılarıyla yol alır, yıldızlarla semaya dururlar. Bir semâzenin en makro hâlidir, hilâli çevreleyen yıldızlar…


Lâlenin ebced hesabı 66'dır. Altmış altı "Elhamdülillâh"a denk gelir. Onlar o hayret makamının coşkusuyla yaşadığı istiğrak hâline hamdederek "Elhâmdülillâh" derler.


Lâlenin içi kömür gibidir. Ancak dıştan görünmez. Dışı ise içinin tam tersine pasparlak, canlı ve rûha sekînet verici bir görünüme sahiptir. Onun bu hâli tıpkı bağrı yanık bir dervişin mütebessim nûr hâleli yüzüne benzer.


Gerçek lâlelerin hepsinde renkli altı yaprak bulunur. Bu ise îmanın altı nûrunun libâsına bürünen dervişin îmân ve ihsan potasında erimesi ve daha sonra bu nurun şualarıyla derinden bir yanışa gark olmasının da bir simgesidir.


Bununla beraber Kur'ân-ı Kerîm'in (aynı zamanda Fâtiha sûresinin) altıncı âyeti de "Bizi dosdoğru yola (Sırât-ı Müstakîm'e) ilet" âyet-i kerimesidir. Bu âyet aynı zamanda bir duâ vasfı taşımaktadır.


Lâlenin renkli yapraklarının yukarıya doğru olması da tıpkı bir dervişin duâ edişindeki edâyı andırır. Zira derviş bu hâl ile sırât-ı müstakîm üzere olmayı murâd etmiş ve ifrat-tefrit noktalarını törpüleyerek hakîkate, yani istikâmete ermiştir. Ve tıpkı lâlenin derûnundaki siyahlığı göstermemesi gibi o da içinde yaşadığı yanış halini gizlemiş ve kendine her nazar edene o güzel rengini sunarak ona ferahlık vermiştir. Nitekim lâlenin en revaç bulduğu dönemlerden biri olan Osmanlılar zamanında ona, "ferâhâver (ferahlık veren)" denmiştir. İşte bu vasıflarla vasıflanan derviş de tıpkı lâlenin bu adını alarak etrafına letâfet ve zerâfet saçmış, gönüllere âb-ı hayat sunmuştur.


Hülâsa; lâlenin eğlâl oluşu, Lâlenin hakîkat deryasına dalış hâlidir.
Leyl; gece demektir. Gece sevda demektir. "Sevda"nın asıl manası "siyah"tır. Gece kıymet bilene "kara sevda"nın yaşandığı ânlardır. Eğer sen geceyi kopkoyu bir boşluk olmaktan çıkarmak istersen, gönüldeki yârları ve ağyârları yok etmelisin! İşte o zaman her yer sana âyân olur. Sanırsın ki gece bitmiş de gündüz oluvermiştir. Böylece fânî muhabbetler silinerek kalb sevdânın deryâsının derinliklerinde yolculuğa çıkmıştır. Burada bahsedilen "Leylâ" temsîlî olup, asıl
kasdedilen "Mevlâ"dır. Her yerin âyân oluşuyla kalb kâinâtın esrârını okuyucu ve alıcı bir hâle gelir. Ve Cebrâil'in "Oku" emrini müteâkiben örtüsüne bürünen ürkek yürek, artık serpilip açılır ve her yanda Leylâ'yı "Mevlâ" görür hâle gelir.


Ey Gönül! Cânına üflenen nefhayla yan da kavrul! Amma lâle gibi ol ki, hâlinden sadece "yâr" haberdâr olsun. Öyle ki, Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- ümmeti için gönlü dâim hüzne gark olurken dahî, yüzü her lahzâ beşûş (mütebessim) idi…

29 Nisan 2008 Salı

Allaha yol (24 kademe)


Allah’a yolun esası, Allah’u Teala'nın emirlerini tutmak, yasaklarından sakınmak, imtihanlara sabır etmek, takata göre nafile ibadetler yapmak ve kişinin kuvvet ve mertebesine göre usûl çerçevesinde herkesi Allah’a davet ederek Allah’u Teala ya kulluk etmektir. Kulluk görevini hakkıyla yapabilmek için önem sırasına göre aşağıda zikredeceğim 24 temel esası bilmek ve tatbik etmek gerekir.

1. İLİM

Ehli sünnet itikadını öğrenmek.

İşlenmesi ve terki farz ve müstehap olan şeyleri öğrenmek. Bunların en önemlileri İslam’ın, imanın, abdestin, guslün, teyemmümüm, namazın şartlarını, erkanlarını, Müfsidlerini ve müstehaplarını öğrenmektir.

b. Zekat farz olunca zekatın, Ramazan orucu farz olunca Ramazan’ın ve orucun, Hac farz olunca haccın şartlarını, erkanlarını, müfsidlerini ve müstehaplarını öğrenmek,

c. Herhangi bir muameleyi, akdi veya görevi yapmak istediğinde onların mahiyetlerini, şartlarını, erkanlarını, müfsidlerini ve müstehaplarını öğrenmek.

2. TÖVBE

a. Bütün günahlardan pişman olmak,

b. Yapmakta olduğu günahları hemen terk etmek,

c. Bir daha yapmamaya azim ve kesin niyet etmek,

d. Üzerinde kul hakkı varsa ödeyerek hak sahibini razı etmek,

e. Namaz, zekat, oruç borçları varsa kaza etmek. Her ay en az bir aylık namazı, üç günlük orucu kaza etmek.

3. ZÜHD

Allah’tan insanı alıkoyan her şeyi terk etmek, endişe dahi etmemek.
4. UZLET

Zaruret yoksa şerir ve ehli gaflet olan kimselerden uzak kalmak.


5. MÜCADELE

Nefsi, takva zoruyla heva ve hevesinden men etmek. Yani nefsin hakkı verilir ancak hazzından men edilir. Nefsin hakkı zaruret ve ihtiyaç miktarıdır. Az yemek, az uyumak, az konuşmak ve kalabalıklara az katılmak yoluyla nefsin hakkı verilmiş olur. Nefsin hazzı ise heves, lezzet, şehevâni ve fûzuli şeylerdir.

6. MUHALEFET

Şeytanın vesveselerine aldırmamak, şerrinden Allah’u Teala’ya sığınmak ve ona muhalefet edip tersini yapmak.

7. TEVEKKÜL

Tüm işlerde yalnız Allah’u Teala’ya güvenmek ve ona itimat etmek. Ancak meşru sebeplere başvurulur, fakat sebeplere değil sebeplerin Rabbine güvenilir.
8. TAVFİZ

Herhangi bir şeyin hayır veya şer olduğu kesinlikle bilinmediği takdirde onu ısrarla istememek; Allah’u Teala’ya havale etmek; “Ya Rabbi! hayırlıysa olsun, değilse olmasın” deyip kalbini çeşitli endişelerden kurtararak rahat etmek.

9. RIZA

İmtihan, bela ve musibetlerde kadere teslim olmak, “belki bu bize daha hayırlıdır, biz hikmetini bilmiyoruz” deyip nefsini teselli edip kalbini rahat ettirmek.

10. SABIR
Tüm eziyet ve meşakkatlere tahammül etmek ve şikayetçi olmamak.

11. HAVF

Allah Azze ve Celle’nin gazabından, azabından ve mekrinden korkmak, günah işlememek.

12. RECA

Allah Azze ve Celle’nin rahmetini, cennetini ve keremini ümid etmek ve ona göre amel etmek.

TENBİH: Havfın çok ziyade olması ümitsizliğe, recanın çok ziyade olması emin olmaya götürdüğü gibi, havfın çok azı emin olmaya, recanın çok azı da ümitsizliğe götürür. Her dördü de büyük günahlardandır ve amelin terkine sebeptirler.

13. EMEL

Her dakika aniden ölüm ihtimalini düşünmek ve uzun arzularını kısaltmak.
14. İHLAS

Tüm hayır ve amellerin yalnız Allah için olması, gösteriş yada maddi menfaat için olmamasıdır. İhtiyaçlar kuldan değil Allah’tan istenmelidir. Allah Azze ve Celle isterse onu kullarından birinin eli üzerinde gönderir. Ümid ve gönül sadece Allah’u Teala’ya bağlı olmalıdır.
15. MİNNET



Tüm başarılarını kendi nefsine değil, Allah’u Teala’nın lütfuna isnat etmek, Allah’ın nimet ve tevfikine şükür ederek, taksiratlarından istiğfar etmek.

16. TEFAKKUD
En az her yirmi dört saatte bir kere, amelini ve kendisinden sadır olan bütün fiil ve sözlerini gözden geçirmek. Hayır ise şükür etmek, taksiratlardan istiğfar etmek, şer ise kadere teslim olmak ve istiğfar etmek.

17. TAHLİYE

Kalbine, tüm kötülüklerin başı olan, başka insanlardan korkmak, rızık endişesi, dünya muhabbeti ve nefsini beğenmek gibi rezîlelerin, kötü huyların yerine, kuldan korkmamak, rızık için endişe etmemek, dünyayı sevmemek ve nefsini beğenmemek gibi faziletleri yerleştirmek. Evet dünyaya girilir amma dünya insanın içine girmemelidir. Dünya kalpte değil, elde olmalıdır.
18. İ’FÂF

Süâl (sözlü olarak istemek), işraf (sözüyle değil haliyle istemek), israf ve nifak gibi mürüvveti (izzet-i nefsi) zedeleyen şeyleri yapmamak.
19. İHSAN

Tüm mahlukata şefkatli olmak, onları kendisine yaptıkları kötülükleri iyiliklerin en iyisi ile karşılamak, vermeyene vermek, zulmedeni affetmek,ilgiyi kesen dost ve akrabadan ilgiyi kesmemek, kötülüğü kötülükle karışlamamak. (Pisliği, temiz su temiz eder, pis su temiz edemez). şeytana lanet okumak.

20. TESEBBÜT

Delile dayanmayan her söze kulak vermemek, gerekirse tahkik etmek.
21. MUHABBET

Hiçbir Müslüman kardeşinin kötü duruma düşmesini istemeyip daima hayrını istemek, nefsi için istediği bir şeyi tüm Müslüman kardeşleri için de istemek. Nefsi için istemediği bir şeyi onlar için de istememek.

22. KANAAT

Dünya malı bakımından daima kendisinden aşağıdakilere bakmak ve onlara acımak, kendi haline razı olup şükretmek.

23. TEESSİ

Ahiret bakımından daima kendisinden yukarıdakilere bakmak ve onlara, iktida etmek (uymak).

Kanaat ve teessi yokluğu insanı günahlara götürür. Evvelki hasede, ikincisi de ucube götürür. Halbuki her ikisi de büyük günahtır.

24. TEVAZU

Akibeti (hatimeyi yada son nefesi) düşünerek nefsini hiçbir mahluktan üstün görmemek, herkese karış alçak gönüllü olmak ve herkesten hakkı kabul etmek.
NETİCE (SONUÇ)

a. Farzları, vacipleri, müekkede sünnetleri, kuvvete göre nafileleri ve efdal olan amelleri yapmak.

b. Haramlardan, mekruhlardan, bid’atlardan ve şüpheli şeylerden sakınmak.

c. Bu esaslar ya da ayetler, hadisler, kaviller, maslahatlar ve mefsedeler arasında muarıza (çarpışma) olduğu ve tercih yapma zarureti doğduğu takdirde, şüpheden uzak en kuvvetli, hayrı en çok ve şerri en az olanı yapmak.

d. Nafile ibadetlerden bazılarını seçip sürekli yapmayı adet edinmek. Mesela: Evvabin, teheccüd ve kuşluk namazlarından en az ikişer rekatı; oruçtan her ay üç günü;Kuran’dan en az her gün bir hizbi; tevhidden, salavattan ve istiğfardan en az günde yüzer tesbih çekmeyi adet edinmek gibi. Bu tür ibadetler Allah’u Teala’ya yakın olmaya vesiledir.

e. Nefsini, ehlini, evladını, yakınlarını kuvvet ve mertebesine göre herkesi ilim , ihlas, ahlak şartıyla usul çerçevesinde Allah’a davet etmek. Davet edilenden bir saygısızlık sadır olduğu takdirde ona tahammül etmek ve iyilikle karışlamak ve Allah’u Teala’ya şükretmek.

Zikrettiğimiz bu hususların tamamı, büyük sahabilerle ehli tasavvufun yoludur. Allah Azze ve Celle hepimizi o büyük zatların yolundan ayırmasın. Bize gerçek önder ancak onlardırlar, olur olmaz iddialarla ortaya çıkan herkes değil. Rahman ve Rahim olan Allah hepimize af ve mağfiret ihsan eylesin.

27 Nisan 2008 Pazar

Eyvallah Kelimesi ve tasavvuf 'daki yeri


Eyvallah’ın manasını gerçek anlamıyla düşündünüz mü? Tasavvufî kültürün en latif tabirlerinden biri olan ‘eyvallah’, çoğu kimseler tarafından yerli yersiz, gelişigüzel kullanılmasına rağmen yine de işitildiğinde veya söylenildiğinde ruhlara serinlik ve rahatlama bahşeden tılsımlı bir söz. Mânevî terbiyeyi insanî hayatta nakış nakış işleyen ve inceleyen tasavvuf, bu hassasiyeti konuşma üslûbunda da göstermiştir.
Eyvallah, üç ayrı kelimeden oluşan Arapça bir cümle. ‘Ey’ veya ‘-iy’, ‘evet, tabii’ gibi anlamlara gelir.
Bilhassa vav’la beraber kullanıldığında dilimizdeki ifadesiyle ‘aynen öyle, tastamam’ gibi manaları içine almaktadır.
‘Tamam, peki’ manasına pratik Arapça’da halihazırda ‘eyva’ şeklinde söylenişine halkımız aşinadır.
Bazen ayvaa olarak müstehzi bir edayla fevkalade kötü taklitlerini de duyduğumuz bu kelam esasında Allah lafzı düşünülerek bizdeki eyvallah’ın Araplardaki söyleme tarzıdır.
“Ve” harfine gelince. Sadece gramer açısından incelendiğinde en az on iki ayrı işlevi olan bu harfi, kültürel boyutuyla ciltlerle kitapla ifade etmek mümkün.
Bu tabirde geçen “vav” için çeşitli fikirler öne sürülmüş. Bazıları cevabı kuvvetlendirmek için, bazıları da yemin manası için kullanıldığını öne sürmüşlerse de maiyyet yani beraberlik bildirmek için kullanıldığı fikri ağır basmıştır.
İkinci kelime olan “Allah” ki daha çok lafzatullah şeklinde ifade edilir. Cenab-ı Hakk’ın yüzlerce ismi olmasına rağmen Allah ismi gibisi yoktur. Çünkü ‘Zât-ı Ehadiyyet’in kendisini tesmiye ettiği isimdir.
Öyle bir zat ismi ki, semavî kitapta beyan edilen bu isim etimolojik olarak bile incelense, eşi benzeri olamayan bir kelime olarak kalmayıp, ayrıca ikiliği ve çoğulluğu kabul etmeyen bir yapıya sahiptir.

Sadece içinde geçen lafzatullah bile eyvallah’ın alelade kullanılmamasına yeter bir sebeptir.
Belki de gündelik Arapçada eyvaa olarak ifade edilmesi bundan kaynaklanıyordur. “Eyvallah”ın yukarıda geçen manasıyla beraber tasavvuftaki ıstılâhî sahasını mülahaza edersek bu gerçek daha bariz bir hal alacaktır. ‘Hakla kabul ettik, haktandır’ manasını ihtiva ettiğinden eyvallah, sufîyyede hemen hemen her halde zikredilir, bir virddir adeta. “

Her tecelli eden, mademki Cenab-ı Hakk’ın takdiri ve muradıyladır, o halde hakla kabul ettik, eyvallah.

Şu anda anlayabildiğime, yahut sonra idrak edeceğim irfana şimdiden eyvallah.

Güzel-çirkin diye tavsif ettiğimiz velakin hepsinde gizli ve aşikar olan hikmete gördüğüm görmediğim esrar-ı ilahiyeye eyvallah.”

“Eyvallah”ın ruhuna nüfuz edebilirsek içinde samimi bir tasdik havası barındığını fark edebiliriz. Samimi, içten kabulleniş ancak muhabbetle olur. Zaten din de bu muhabbetin tesiri içindir. Öteki türlü, inanç sistemini sadece bir dizi ameller olarak algılamak ki menzile yani o rızaya asla ulaştıramaz. İkilik de burada başlar, bu muhabbet olmazsa her muhatap kalınan emrinde o bir sen olmuş olur ki, kişi bu durumda ibadet ederken ikilikten kurtulamaz. Halbuki muhabbetle teslimiyet gerçek birliği sağlar.
Eyvallah böyle bir halin nişanesidir. Bu mefhum ile alakalı Kitap’tan ve sünnetten pek çok örnek vardır.
Mesela Bakara Sûresi’nde anlatılan Hz. Mûsâ (as)’nın kıssasında; Hz. Mûsâ (as) kavmine ‘Allah’ın bir inek kes’ emri verdiğini söylediğinde onlar, “Sen bizimle alay mı ediyorsun” diye karşılık verirler. Mûsâ (as)’nın işin ciddi olduğunu belirtmesi de ikna olmalarına yetmez. “Bu ineği bize anlat, rengi nedir, neye benziyor, şöyle mi böyle mi?” gibi sorularla işi yapmamak için kırk dereden su getirirler.

Maide Sûresi’ndeki kıssaya göre ise önce Allah’tan doymak için rızk isterler, kendileri kudret helvası ve bıldırcın eti ile nimetlendirilmeleri ve bu mucize karşısında sayısız hamd ü sena edip Hak Teala’ya şükredecekleri yerde, ‘bu sofrada soğan, sarmısak yok’ diyerek onda bile kusur bulurlar.
Anlaşılan ne emirlere karşı ne de nimetlere karşı eyvallah diyerek bir teslimiyet göstermezler. Zaten bu gibi hususlarda çok fazla itiraz etmelerinden dolayı Cenab-ı Hakk’ın Yahudi şeriatını çok ağır kıldığını söylemişlerdir. Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadis-i şeriflerde geçen bu ve benzeri misaller tecellileri eyvallah ile kabullenemeyişin Mevlâ’sı ile kulu arasındaki muhabbet bağını nasıl kopma noktasına getirdiğini ibretle göstermektedir.

Dinî kaynaklarda ve kültürümüzde ahlâkî güzellikte numune teşkil edebilecek âbidevî şahsiyetlerin hep eyvallah’ın o tasdiki ruhuna ermeleriyle bu derecelere nail olduklarına işaret vardır. İnsan birçok musibete ‘ben’ belasından, çekişmekten dolayı uğramaz mı?
Başka bir ifadeyle inayet-i Hak’la, halkla yaşamayı kendisine şiar edinerek eyvallah’ı vird edinen kolay kolay gaflete, hırsa, kavgaya düşer mi? Adım adım benlikten kurtulmaya basamak olan eyvallah, hak suretinde bâtılın ayrılmasına vesile olduğu gibi, haktan ve hak ilminden ayrı düşmeye de lâzım bir virddir. “Kişi böylesi bir hakikat rehberine erişirse, eyvallah’a iyi tutunmalı der” sofiler.

Hz. Mûsâ (as)’nın Hızır ile olan arkadaşlığı bu mevzuya pek güzel misal teşkil eder. Bir zata sormuşlar: “Her şeye eyvallah, peki gafilin gafletine de mi eyvallah?” Cevaben, “Gaflete eyvallahımız yoktur; fakat gafil bir kimse gördüğünde, ‘Bu, benim halim de olabilirdi; ama Cenâb-ı Hak şu an beni muhafaza etti.’ diye tefekkür edersin. Ve ibretle eyvallah dersin.” demiş. “Peki, yanlış olan şeyi nasıl düzelteceğiz?” diye sormuşlar. O zat devamla, “Kendi acizliğini hatırına getirerek karşısındakini ikna etmen daha kolay olur, sen kendi egonu aradan çıkarırsın, böylece sözünün tesiri olur.” diye cevaplamış.

Cenâb-ı Pir Mevlânâ Celaleddin-i Rumi (kds)’nin oğlu Sultan Veled, şahane bir beytinde bu güzellikleri özetlemiş: “Bize ne irs-ı peder, ne servet ü ne cah kalmıştır,Şuûr-ı hikmete karşı bir eyvallah kalmıştır” (Bizlere babamızdan maddi bir miras, büyük bir servet ve makam kalmadı. Bizlere kalan (bunlardan çok daha kıymetli, bizleri evvelkilerin mevkiine erdiren) Hakk’ın hikmet tecellilerini eyvallahla karşılama hali kalmıştır.)

Mevlam! Sen'den gelene, gelmeyene; ne şekilde belirlemişsen kaderime, bu oyundaki biçtiğin rolüme , yürekten kocaman bir EYVALLAH

26 Nisan 2008 Cumartesi

Afrİka'da İslam'ın Yayılışında Tasavvufun Rolü



Bilal Habeşi r.a Afrika kıtasında dünyaya gelmiş, Peygamber s.a.s.in müezzini, önde gelen bir, sahabe. Bilal Habeşi r.a İslam kültür tarihinde Kara Afrika'yı temsil eden bir simgedir.

Müslümanların önemli teşebbüslerinden biriside, bu noktadan hareketle, tüm İslam tarihi asırları boyunca, Kara Afrika'yı Bilallaştırmaya çalışmak olmuştur. Çağımız Amerikasındaki Müslüman zenci hareketlerine "bi1a1ian movement' denilmesi sanırız bu ideal simgeden kaynaklanmaktadır.'

Yüzyıllarca bu büyük kıt'a Müslüman'a Bilal-i Habeşi gibi yüksek bir ideali hatırlatmışken, emperyalist Batı dünyasına yenilmesi kaçınılmaz nefis bir pasta görüntüsü vermiştir. "Afrika Batı genel tarihinin kara sayfasıdır" yargısı, acı sömürü insan gerçeğinin yalın biçimde bir ifadesi olmuştur. İşte bu incelememizde, Uzun yüzyıllar Batı'nın hammadde tarlası olan Afrika'nın İslamlaşmasına ve özellikle İslamlaşma sürecinde tasavvufun etkilerine, temas edeceğiz. Batılı bir oryantalist öğüt vericilik vasfını etkin biçimde kullanan sufi vaizlere işaretle söyle der: "Hindistan, Endonezya ve zenci Afrika 'nın büyük bölümünün, günlük hayatlarında İslam'ın temel yükümlülüklerini yerine getiren sufi vaizlerin sürekli etkinliği sonucu İslamlaştığı kesindir. Bu, mantıki ya da hukuki olarak kılı kırk yarmalara başvurmadan, Allah 'a duyulan aşk ve güven, Peygamber ve ashabının sevgisi sayesindedir." Bu ifadelerdeki "hukuki kılı kırk yarmalara başvurmadan" şeklinde yapılan tespit, sufilerin İslam'ın tebliğini, Kur'ani tebliğ metotları cümlesinden kavl-i leyyin esasına göre' yaptıklarını gösterir. Yine, Türkiye'de uzun yıllar 'Dinler Tarihi' dersleri vermiş bulunan, uzak ve yakın doğuyu, tasavvufu, uzun yıllar inceleyip çok sayıda telif ve çeviri dikkat çeken Prof. Dr. Annamaria Schimmel'in şu tespiti önem arz etmektedir. 'Tarikatlar, İslam'daki bütün toplum sınıflarına ve ırklara uyabiliyordu. Her yerde ayrı ayrı belirmesine karşın tuhaf bir tasavvuf görüşü olan zenci Afrika'sında ve Endonezya takımadalarında tasavvufi yaşayışın uygarlaştırıcı ve İslamlaştırıcı bir etkisi olduğu görmekteyiz. Dermenghem'in vurgulamış olduğu gibi K.Afrika da ki tasavvufi ekoller zenci köleler için pek önemli bir ruhi hayat kaynağı olmuştur.

".Her türlü şarta uyabilmeleri bu tarikatları İslam öğretilerinin yayılmasında ideal araç durumuna gelmiştir." Bu ifadelerde, sufilerde, sufilerin İslam'ı yaymalarındaki sihirli değneğin, değişken şartlara uyabilme esnekliği, olduğu anlatılmak isteniyor ki, bu "insanlara akıllarına göre konuşunuz." hadisindeki hikmetin getirdiği fevkalade hassas ve inceliklere sahip bir husustur.

1890'1ı yıllarda, Kuzey Afrika ülkelerinde sosyolojik-etnolojik çalışmalar, yapan iki Fransız, Cezayir de tespit edebildikleri sufi tarikatlar ve müntesip müritlerin şu şekil de listesini verirler:

Rahmaniyye Tarikatı 156.000 Kadiriyye Tarikatı 25.000 Kerzaziyye Tarikatı 2.000 Şeyhiyye Tarikatı 1.000 Ebu Aliyye Tarikatı 3.600 Ticaniyye Tarikatı 25.300 Teybiyye Tarikatı 22.200 Zeyniyye Tarikatı 3.000 Bin Nah1iyye Tarikatı 6.500 Şazeliyye Tarikatı 14.000 Derkiyye Tarikatı 10.000 Sunusiyye Tarikatı 950 Toplam: 278.750

Nüfusu 2 milyonu geçmeyen bir ülkede üç yüz bine yaklaşan mürit şayisi, o ülkede tasavvufun ileri seviyede yaygın ve etkin oluşunun göstergesinden başka bir şey olamaz. Mısır'da da durum ilginçtir. Mısır Sufi Yüksek Kurulu 1970'li yıllarda, Mısır sınırları içerisinde 60'ı aşkın tarikatın varlığını tespit etmiştir. Yine Senegal'de idari mercilerin verdiği rakamlara göre 1957 yılında 1.000.000 Ticani, 423,000 Sunusi, 304.000 Kadiri ve 23.000de başka tarikatlara mensup insan bulunduğu anlaşılmaktadır ki bu durum zenci Afrika Müslümanlarının hayatında tarikatın önemli yerinin bulunduğunu gösterme bakımından dikkat çekicidir. Nüfusu az küçük bir ülkede bu rakamlar, yorum zorlamalarına kaçmaksızın, tasavvufi hayatın en üst seviyede müessiriyetinin ifadesidir. Bu konuda biraz daha fikir verme üzere E.W.Lane'in geçen asrın başlarında Mısır'a yaptığı seyahatten edindiği intibaları zikretmek yerinde olacaktır."Manners and Customs of the Modern Egyptians" adlı eserinde uzun uzun sufilerin düzenledikleri törenlerden bahseder. Bu törenlerde Lane, İslam'ın sınıfsız bir dünya anlayışının en güzel örneği olarak "her tabakadan insanın en ufak farklılık gösterisine şaplanmaksızın kardeşlik duyguları içinde karışık olarak bir araya geldiğini hamal, vatman, memur, subay, sekreter, müdür, polis vs. gibi her meslekten insanın aynı tarikat şemsiyesi altında yerini aldığını anlatır.

Afrika'nın İslam yayılışına sahne oluşunda, bazı önemli kilometre taslarına temas etmek suretiyle konuya biraz daha açıklık kazandıralım. Bunlar içinde, ilk önce tasavvuf akımının devlet olmaya muvaffak, olabilmiş örneklerinden en ilginci, Murabıtlarla detaya girmeyi, kronolojik açıdan daha tutarlı görmekteyiz.

Murabitun Devleti (1056- 1147)

Murabit; kelime olarak sınırlardaki ribatlarda İslamı yaymak ve müdafaa etmek üzere canlarını fedaya hazır derviş anlamında kullanılmıştır. Bu kelime İspanyolcaya "almoravid" Fransizca'ya ise 'marabouts' şeklinde geçmiştir. Başka bir görüşe göre, murabıt ismi; Yüzlerinin alt taraflarını peçe ile kapatmalarından dolayı verilmiştir. Ribat ise, dervişlerin Allah rızası için hudut boylarında kurduğu muhkem kalelerdir."Kuzey Afrika'da bulunan Berberilerin kurduğu bu devlet, dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru: Sudan ve Sahra arasında yapılan, ticaretle kervanlara, muhafızlıkla idame ettiren kapalı sayılabilecek bir topluluktu.Berberi Senhace kabilesi reisi Yahya b. İbrahim hacca gidip orada ruhen bir niteliğe kavuştuktan sonra, büyük bir sevk ve gayretle ülkesine döndü. Kendisine yardımcı olmak üzere Faslı alim Abdullah bin Yasin'i' halkı arasında İslam'ın güçlenmesi, için davet etti. A. bin Yasin'in manevi önderliğinde Murabitun Devleti 1056 yılında tesis olunarak tarihteki yerini aldı. İlk kuruluş döneminde murabıtlar Sahranın aşağı taraflarına Nijer yahut Senegal nehri kıyısına veya Moritanya'nın sahil kesimlerinde Levrier körfezine ilk ribatı kurdular. Kaynaklarda rivayet edildiğine göre bu sûfi cengâverler, ribatta meyve, süt, un ve ya unla yağı karıştırıp yaptıkları yemeği yiyorlardı. Buradaki hayatları çok dindar bir tarza dayalı olarak devam edip gidiyordu. Mezhepleri Maliki olan bu sufiler şeyhleri Abdullah b. Yasin önderliğinde İslam'ın zaferi ve yayılması için uğraşıyorlardı. Şeriatı en küçük noktasını ihmal, etmeden yaşamak onların baş prensibiydi. Önce bin kişilik talimli ciddi ve güçlü bir ordu kurdular, Eli kılıçlı bu zahitler Sahra kabilelerini kısa zamanda itaat altına aldılar. Kısa zamanda bu başarıları, etraflarında 30.000 kişilik bir kuvvet teşekkülüne imkân sağladı. 91 yıl kadar iktidar mevkiinde kalan Murabitun devleti hükümdarlarının sekiz kişiden ibaret olduğunu görmekteyiz. Önceleri dini ıslahat gayesiyle ortaya çıkan bu devletin merkezi Merakeş olup, Abbasi halifesine bağlıydılar. Bayrak renkleri Abbasiler gibi siyahtı. Sünni bir cihad hareketini başlatan bu ilk Murabıtların inkıraz bulmasından sonra yerini XII. yüzyılda Mehdi İbni Tumart başkanlığındaki muvahhidler alarak selefinin tuttuğu yolu takip etmiştir. İbni Tumart Eş'arilikle sufiliği birleştirdi. İbni Tumart'ın çok parlak bir kişi1iği ve İslam'ı yayma yönünde tebellür eden karakteri oldukça geniş bir çerçeve içinde anlatılmaktadır. İbni Tumart Gazali'nin hemen bütün eserlerini mütalaa etmiş bir sufidir. Ayrıca kelam sahasının önde gelen alimlerinden Eş'ari'nin (873-935) telifâtını da okumuştu. Eş'ariliği Sünnilikle birleştirerek Kuzey Afrika'da bu mezhebin revaç bulması için çaba sarf etti. Bir ara bulunduğu Tunus'ta eline geçen içki kaplarını kırdı. Denizcilere dini-ahlaki doğrultuda, ıslah-ı haller için vaazlar verdi. Müridi el-Beyzaki'nin rivayetine göre, "İbni Tumart Kostantiniyye ulemasına çeşitli konularda açıklamalarda ve yönlendirmelerde bulundu.

İspanya Müslümanlarının refahına imrenen ve onları taklide çalışanları şiddetle ta'zir ederek men etti." İbni Tumart kendisini her yönüyle Rasulullah (s.a.s.)'e benzetmek istedi. O hem dini bir lider, hem askerlerin komutanı, hem de kadı (hakim)idi. Süfiyane bir yasayış sürdüren bu sahsın Afrika'nın orta kesimlerinde İslamiyet'in yayılmasında büyük hizmetleri olmuştur.İncelediğimiz konunun, İslamiyet'in yayılışına dair olması münasebetiyle bu devletin siyasi tarihine girmek istemiyoruz. Yalnızca bu devletin Afrika içlerine kadar uzanan faaliyetlerine ve bu devlet vasıtasıyla İslamiyeti kabullenen ülkelere temas edeceğiz.
MORİTANYA VE SENEGAL

Şeyh Abdullab b. Yasin'in vaazları ve Senegal'de kurulan bir ribat dolayısıyla ihtida olaylarında ilerleme kaydedildi. Onun ölümünden sonra Yusuf b. Tafşin'in çabaları, İslam mayasının iyice tutmasına zemin hazırladı. XI. yüzyıldan itibaren İslam'a girmeye başlayan Tukulörlerin yasadıkları bölge olan Futa ile 1776'da İslami bir devlet teşkil eden Wolof'ların büyük çoğunluğunun İslamiyet'e girişleri ise, XIX ncu yüzyıl sonlarına doğru olmuştur. Kayor bölgesinde ise daha XVII nci yüzyılda İslam dininin ilerlemeler kaydettiği bilinmektedir. İste bu ilerlemede en büyük pay, murabıtlar denen tarikat şeyhlerine aittir. Bilhassa Moritanya'da tahsillerini gören bu zenci şeyhler, dönüşlerinde köylerinin şefleri olmuşlardır. İste bu şeyhlerin halkı devamlı tehdit eden yağmacı ve sarhoş Tveddo'lara karşı birleştirmeleri ve bu birlik sayesinde başarılı, bir mücadele vermiş olmaları Müslümanlığın bu köylerde iyice kökleşmesini sağlamıştır. Bugünkü Senegal'in Kuzey Batısındaki Wolof krallığı ise, İslam dininin zenciler arasında yayılmasının güzel bir örneğini teşkil eder. Wolof halkının Valo denilen bu krallığının ilk kuruluşu XII nci yüzyıla kadar uzanmaktadır. XIV ncü yüzyılda büyük kitleler halinde Müslümanlığı kabul eden Woloflar içerisinde ilk ihtida hareketlerinin XIII ncü yüzyıl başlarında olduğu bilinmektedir. Fakat bu ilk ihtida hareketleri halktan ziyade krallar, şefler, asiller ve büyük toprak sahipleri arasında görülmüş, buna karşılık aşağı halk tabakalarının kitle halinde Müslüman oluşlarına şahit olabilmek için altı asır beklemek gerekmiştir. 1864 yılında Kuzey-Bati Senegal bölgesini ziyaret eden bir Avrupalı seyyah halkın büyük bir kısmının Müslüman olduğunu ve halk arasında şeyhlerin büyük bir nüfuza sahip bulunduklarını yazıyor. Aşağı Senegal'in (buraya tekrur denilir), İslam'a girişi Murabıtlar vasıtasıyla olmuş, sufi Abdullah b. Yasin'in nasihatleriyle önce kralları hidayete ermiştir.
YENİ GİNE

Murabıtların, hidayetine vesile olduğu Afrika ülkelerinden biri de Yeni Gine'dir. İşte bu ülkeyi, günahlardan, Murabıtların Fouta Djolar platosuna kadar getirdikleri İslamiyet kurtarmıştır. Kuzey'den gelen Murabıtlar yerli halkı birliğe davet etmişler, onlara candan bir yakınlık göstermişlerdir. Bu candan yakınlık binlerce yerlinin Güney'den, Kuzey'e kaçıp Fouta Djolan'da İslamiyet'i kabul etmeleriyle sonuçlanmıştır. İslamiyet Batı Afrika'daki yerli kralların istibdadına son vermiştir. Fouta Djolan İslamiyet'in Batı Afrika'daki yayılma merkezi olmuştur. Pculh, Malinken (525.000), Soussou (250.000), Kissi (160.000) gibi Yeni Gine kabileleri tamamen İslam'a girmiştir."
Gine

Bu ülkede İslamiyet'in vücut buluşu yine Murabıtların tesiriyledir. Daha sonraki asırlarda Karmokma Alfa adlı bir dini lider bütün ülkeyi çepeçevre kaplayan yeni Müslüman bir nesil teşkil etti. Fakat bu liderin İslamiyeti iyi anlamamış olması başlattığı hareketin sağlamlığına etki etmiş bu yüzden de tenkitlere maruz kalmıştır."
Gana

Gana'nın Müslümanlarla teması ise çok eskilere gitmektedir. Emeviler zamanında bu bölgeye inen bazı İslam askerleri, Gana imparatorluğunun devlet kademelerinde yüksek memurlukları ele geçirmişlerdir. Bu husus, o devirde yaşamış tarihçi el-Bekri'nin eserinden anlaşılmaktadır. O tarihlerde imparatorluğun başkenti iki kısımdan ibaret olup, bir bölümünü putperestler, öbür bölümünü de 12 camiye sahip Müslümanlar meydana getirmekte idiler. Bir kaç sene sonra İbn Yasin'in başlatmış, olduğu İslam'ı yayma hareketi Gana'ya kadar uzanmış ve tarihçi ez-Zuhri'nin belirttiğine göre 1076 yılına doğru Murabıtlar tarafından bu bölgeye İslamiyet iyice yerleştirilmiştir.
Mali

Mali'nin tarihi IV.ncü asra kadar uzanır. O tarihlerde Senegal ve Nijer nehirleri arasında Gana imparatorluğu kurulmuştur. XI. , asırda bu topraklar üzerinde Gao imparatorluğu kurulmuş, Mali toprakları sırasıyla bu iki imparatorluğun parçası olmuştur. Daha sonraki tarihlerde bugünkü Mali devletinin' isminin aldığı Mali İmparatorluğu kuruldu. Malililerin İslam'ı kabul edişi Nijer nehrinin orta havzasında 1056-1147 arasında Hüküm sürmüş Müslüman bir devlet olan Murabıtların zamanına rastlar. Öyle görülüyor ki Mali' de Müslümanlık ilkin şefler ve zenginler nezdinde tutunmuş, halk ise putperest kalmakta devam etmiştir. 1050 yıllarına doğru Mali kralı olan Baramendama Keyta'nın Müslümanlığı kabul edip İmparatorlukta Keyta Hanedanı'nı kurması önemli bir dönüm noktası sayılabilir. Bir murabıt tarafından Müslüman yapılan bu kralın Müslüman ismini bundan böyle bir şeref, nişanesi olarak taşıdığı anlaşılmaktadır. Halkının Müslüman olması ise sonradan gerçekleşmiştir. Afrika'dan özellikle Mali'den getirilen zenci Müslüman kölelerin, diğer putperest zenci kölelere reislik yaparak, Brezilya'da sık sık ayaklanma ve özgürlük hareketlerine vesile oldukları yapılan araştırmalar sonucu ortaya çıkmaktadır.
Gambiya

Aku kabilesi hariç Mandingo, Fula ve Serahuli kabileleri tamamen müslümandır. Kaynaklarda, Murabıtlar döneminde İslamlaştıkları kaydedilir.
Kuzey Nijerya

Murabıtların, İslamlaşmasına yardımcı olduğu Mali'nin bu bölgede ihtidalara vesile olması münasebetiyle Kuzey Nijerya'yı da, dolaylı olarak, Murabıtların tesiriyle İslamlaşmış kabul etmek mümkündür. Kuzey Nijerya halkına Haussa denilir. Bugün sayıları 15-20 milyon kadardır. XIV ncü yüzyılın ikinci yarısında Mali'den gelen Wangara adlı kırk kadar zenci Müslüman şeyh onlara İslamiyet'i getirmiş olup hükümdarlarını İslam'a davet etmişler, O da kabul etmiştir. Bundan sonra bu kral yeni dinini kendi halkına da kabul ettirebilmek için çalışmış, bu amaçla camiler inşa ettirmiş ve halkının namaz kılmasını istemiştir.

VX nci yüzyılda ise ülkenin sultanı olan Muhammet Rimfa on iki reform ilan etmiştir ki bunlar arasında İslami bayramların kutlanışı da yer almaktadır. Bu arada ülkenin sayısız şeyhler ve sufiler tarafından ziyaret edildiği, bunlardan, Tlemsenli Muhammed el-Mağhuli'nin Sultan'a, vazifelerini bildiren bir siyasetname yazarak sunduğu bilinmektedir.XVII.nci, yüzyılda ise, Haussa ülkesindeki Gobir devleti hanedanının Müslüman olmasına karşılık, halkının putperest olusu dikkat çeker. 1800 yıllarına doğru ise bu putperestlere ve putperest itikad ve amellerden kendilerini kurtaramamış olan Haussalara karsı Osman Dan Fadio Dem adlı bir şeyhin harekete geçtiği görülmektedir. Animistlere karşı cihad ilan eden Osman Dan Fadio Dem, Haussaların sultanlarını da Ha Be yani zenci putperestlerden olmakla itham etmektedir. Kuzey Nijerya Massenya topraklarında 1862 yılında İslam'ı yaymak üzere Tukulur'lu Ticani, şeyhi el-Hac Ömer'in faaliyetlerde bulunduğunu görüyoruz.

B- Seyh Amadu

Orta Nijerya deltasındaki Masina bölgesi tarih boyunca dini ve ticari bir mihver teşkil ede gelmiştir. Bu bölgeden Şeyh Amadu (yani Şeyh Ahmed) adı ile bilinen zat Pöl kabilesinde bir klana mensuptur. XVIII. yüzyılın sonları ile XIX. yüzyılın baslarında yaşamış olan bu şeyh Bambaraları mağlup etmiş Faslıları bozguna uğratmış ve Güney Doğu'da 'Hamdalah' (yani el-Hamdulillah) adını verdiği bir başkenti olan 'dina' (yani Din) adını verdiği İslam esaslarına dayalı devletinin Orta Nijerya bölgesinde temelini atmıştır. Şeyh Amadu 1818-1845 yılları arasında ve oğlu Amadu Seku ise 1845-1853 yılları arasında hüküm sürmüşlerdir. Dina devleti ise 1962 yılına kadar ayakta kalabilmiş olup, bu tarihte Hacı Ömer tarafından ortadan kaldırılmıştır.
C- Ticaniyye Tarikati

XVIII nci yüzyılda sadece kendi ülkeleri olan Fas ve Cezayir'de değil, aynı zamanda Sahra ve Batı Afrika'da İslam'ı yayma hareketlerine girişen çeşitli yeni tarikatlar tesis olundu. İste bunlardan biri de önce sulh yoluyla Batı Afrika topraklarında yaşayan zencileri İslamlaştırma siyasetini güden Kadiri sufi ekolünün metodundan ayrılarak askeri gücü de buna eklemek suretiyle şöhret yapan Ticaniyye Tarikatıdır. Bu tarikatı, eski bir Halvetiyle mucidi olan Ahmed et-Ticin (ö. 1230/1815) Fez'de kurmuştur Genel karakteri ihtiyacı olarak nitelendirilebilecek bir tarikattır. Ayinleri iyice sadeleştiren Ticanilik daha çok niyet temizlik ve salih amel üzerinde durdu. Bu tutum tarikat mensuplarının hızlanmasına ve zaman zaman Gibb'in de ifade ettiği gibi militan bir görünüm kazanmasına yol açtı. Ticanilik din ve dünya iş1er diye bir ayırım tanımaz. Fas'ta emperyalist emeller peşinde koşan batılı güçler karşısında çetin mücadelelere girişen bu Sünni İslam tasavvuf ekolü daha sonraki yıllarda Muhammed İbn Muhtar(ö.1830)'in faaliyetleri sonucu Fransız Batı Afrikasına kadar uzanmış; Fazlurrahman'ın, tabiriyle, "putperest zenci kabileler üzerinde İslam lehine olumlu etkilere sebep olmuştur."

Yine, kısa bir süre sonra, aynı tarikattan Ömer b. Said Tâl'in aynı hareketi kaldığı yerden devam ettirdiğini görüyoruz. Senegalli bir şeyh olan Hacı Ömer 1794-yılında doğmuş olup, hayatı üç safhada incelenebilir.

a. 1827-1845 yılları arasında, onun Mekke'ye gittiğini ve Ticanilik tarikatına intisap ettiğini, daha sonra Sokota'ya dönerek yedi yıl orada kaldığını ve nihayet Futa-Callon'da yerleştiğini görüyoruz.

b. Daha sonra ilkin doğduğu, köye dönmüş, halkı mukaddes cihada davet etmiş ve nihayet Dingiray'a göç etmiştir ki, bütün bunlar 1846-1854 yılları arasında vuku bulmuştur.

c. Nihayet 1854-1864 yılları arasında uzun bir yolculuğa çıkan Hacı Ömer ilkin Nioro'ya, sonra da Medine'ye gitmiş, daha sonra Sudan'a dönmüş Hamdallah Müslümanlarını bozguna uğratmış ve nihayet kendisi de bozguna uğrayarak sığınmış olduğu mağarada Fransızlar tarafından tütsülenerek, boğdurulmak suretiyle öldürülmüştür. Onun mücadelesinin üç ana hedefi olmuştur.

1. Batı Sudan'ın İslamlaştırılması 2. Orada siyasi birliğin kurulması 3.Fransız sömürgecilik hareketinin akamete uğratılması.

Bu uğurda canını feda etmiş olan Hacı Ömer'in hiç değilse Batı Sudan'ın yarısında bu gayesini tahakkuk ettirdiği söylenebilir. Prof. Schimmel, Ticaniliğin ve Sunusiliğin Afrika kıtasında siyasi alanda basarı kazanmasının emperyalist batının menhus emellerine sed çeken en önemli amil olduğunu ileri sürer. Ticaniliğin Afrika'daki etkinliği, sömürgecilere karşı verdiği savaşlar ve İslami tebliğ faaliyetleri, araştırmalara konu olmuş ve olmaya devam edecektir. Bu arada yeri gelmişken, ifade etmek isteriz ki, günümüz Türkiye'sinde Müslüman Afrika'yı inceleme, araştırma hedefine yönelik çalışmaların az oluşu dikkatimizi çeken bir husus olmuştur.Afrika Araştırma Enstitüleri Batı Dünyasında sayıları elliyi asan rakamlarla ifade edilirken ülkemizde bir tane bile bulunmayışı acaba ha1â az gelişmişlik psikolojisinden mi kaynaklanmaktadır? Bizce, Afrika'yı araştırmamızdan önce, Afrika'ya karşı, kayıtsız kalışımızın sebeplerini araştırmamızın sebeplerinin araştırılmasına ihtiyaç vardır..

Yapılan araştırmalarda bu tarikatın nüfuz bölgeleri hakkında varılan sonuçlar cümlesinden olarak Nijerya'nın Kano bölgesi üzerinde durulur. Konuyla ilgili olarak, Cambridge'de doktora çalışması yapan Dr. CA. Tahir'e göre az önce sözü geçen Şeyh Hacı Ömer'den ayrı olarak Nijerya'ya ayak basmış ve İslam'ı yayma faaliyetinde bulunmuş, bazı Ticani Şeyhler söz konusu olup bunlardan biri hatta ilki Şeyh Abdulvahhab dır. XX. asrın hemen baslarında Nijerya'ya gelen bu şeyh popüler adıyla Şeyh Ujidud olarak tanınır. Bu zat Moritanya asıllı bir berberidir. Nijerya'nın Kano bölgesine gelir, gayesi İslam'ı öğretmek, Ticaniyye sufi ekolünü yaymaktır. Gelişi 1.Dünya Savaşı'ndan az önceye rastlar İlmi ve zühdî yaşantısıyla etrafında kalabalık sayıda Kano'lu bir cemaat teşekkül eder. Dikkati çeken bir husus, şeyh Ujidud'un bu faaliyetlerinin genelde, avam kesimini değil, yönetici ve asillere yönelik olmasıdır.1903-1909 yılları arasında Kano emirliği yapan Abbas, Şeyh Ujidud'a intisap eder. Şeyh Ujidud'un bir başka müridi de 1939 yılında vefat eden Vali Süleyman'dır. Bu vali Şeyh 'e çok yakınlık gösterdi. Öyle ki Şeyh'in Kano'dan ayrılmasından sonra bu vali evini zaviye haline getirerek vazifelerin ifasına bizzat riyaset etti. Şeyh Ujidud, Kano'nun başına yöneticinin kim olacağını tayin edebilecek seviyede etkinliğe ulaşmasından sonra, komşu yerleşim bölgesi Katsina'nın emiri Muhammed Dikho (1906 da emir oldu)'yu da, etkisi altına aldı. Şeyh'in vefatı Katsina'da olmuştur. Nijerya'da çaba gösteren bir başka ticani misyoner, kaynaklarda Şerif Muhammed Alâmi olarak geçer. O da 1929'lu yıllarda Nijerya'ya gelerek faaliyetlerde bulunur, Fakat ülke yöneticileri bu zatı, takip eder. İhtilalci özellikler taşıyan fikirleri yüzünden, her gittiği yerden hakkında merkeze raporlar iletilir. Şerif Muhammed Alâmi, Kano'ya ilk geldiğinde hemen müşavere, yaparak bir zaviye inşa eder. Âlim, tüccar birçok kimseyi, etrafına toplayarak, onlara sevgiyi tavsiye edip, haset etmekten de onları sakındırır. Ondan sonra, Mallum Tsoho (1940) ve âmâ Şeyh Şerif, Sengina adlı Ticani şeyhlerinin yerleşmesi için Okene, Auchi, Ikare, Owo, Benin, Ibadan ve Agege gibi yörelerde faaliyetler gösterdiği konuyla ilgili, çalışmalarda zikrolunmaktadır.

Ticaniyye hareketi, çeşitli kaynaklardan edindiğimiz bilgiye göre, Afrika'da hem İslam'ı, yayma, hem de İslam'ı kuvvetlendirme yolunda büyük çabalar sarf etmiştir. 'Bu çabalar, daha sonraki Sunusiyye hareketinde de göreceğimiz gibi, sömürgeci batılı güçlerin önüne çıkan bilinçli bir engel özelliğini taşımaktadır.

D- Kadirilik:

X. yüzyılda Irak'ta Kûfe, Bağdad ve Basra'da ilk olarak ortaya çıkan tarikatlar, oradan öteki İslam ülkelerine olduğu gibi Afrika'ya da geçmişler ve önce Kuzey Afrika'ya yerleşerek oradan yavaş yavaş, her bölgeye yayılmışlardır. Kadiriyye de bunlardan biri olup müessisi Şeyh Abdülkadir Geylani (1078-1166)dir. Bu tarikat önce, Batı Afrika'da, faaliyet göstermiş daha sonra şeyhler ve tacirler vasıtasıyla Tombuktu'ya oradan da, Sudan'a geçmiş olup, bugün özellikle Doğu Sudan'da çok sayıda kâdiri bulunmaktadır.

Zenciler arasında Kadiriliğin üç kolu özellikle göze çarpar.

1-Bekkaiyye: Bekkaiyye XV, yüzyılda Seyyid Ahmed el-Bekki tarafından kurulmuş olup Batı ve Orta Afrika'da 1850'lere kadar çok etkinlik göstermiştir. Bir asırlık bir duraklama sonrası, bu tarikat tekrar güçlenerek Gambi, Kazamans, Portekiz Ginesi, Liberya ve Altın Sahili'nde faaliyet göstermiş, daha sonra Nijer, Nijerya ve Kamerun'a kadar yayılmıştır.

2. Bu Kunta: XIX, yüzyılda ortaya çıkmış olup, sadece Senegal'de etkinlik göstermiştir.

3. Fâziliye: Seyh Muhammed Fâzıl (1780-1869)'in kurduğu bu Kadiri şubesi çok taraftar toplamıştır.

Bunlardan başka Amadu Bamba M'Backe, 4. bir kol sayılabilecek "Müridizmi" kurmuş, Tukulör ve Woloflar arasında çok tutulmuştur. Kadiriliğin beşinci kolu olarak, Afrika'da Lima Hou Laye'nin kurmuş olduğunu görmekteyiz. Bu son kol XIX, yüzyılda teşekkül etmiştir. . Prof, Schimmel'in de ifade ettiği gibi, Abdülkadir Geylani'nin Afrika İslamlaşmasında etkisi büyük olmuştur.
E- SUNÛSİYYE TARİKATI

Kurucusu Seyyid Muhammed es-Sunûsi Hasenü'l Hitabü'I-İdrisidir. 1791 senesinde Güney Cezayir'de' Müstakam kasabası civarında bir vaha da dünyaya gelmiştir. Meşhur Şeyh İdris Alevî'nin neslindendir. Gençliğinde ilim tahsil etmek üzere Fas'a gitmiştir. 31 yaşında Fas Ulu Camii'nde ders vermeye başlamıştır. Fas'ta yaygınlaşan bid'atlar ve ahlaki çöküşlerle uğraşması yöneticiler tepkisine yol açtı. 1830da Fas'ı terk etti. Bir sure,Güney Cezayir'de Lağvat kasabasında ikamet etti.Etrafında bağlıları çoğalınca, çekemeyenlerin hasedi yüzünden, burayı da terk etmek zorunda, kaldı. Bundan sonra sırayla Trablus, Bingazi ve Mısır'a gitti. Mısır'da Kavalalı'nın icraatında şeriata muhalif gördüğü hususları tenkit edince burayı da terk etmek zorunda kaldı ve Hicaz'a gitti. Mekke'de Şeyh Ahmed b. İdris'ten icazet aldı. Burada bir süre tasavvufla meşgul olan Sunusi daha sonra Bingazi'ye gelerek Cebeli Ahdar' da bir tekke inşa etti, Burada kısa zamanda kasaba haline gelen bir yerleşim yeri oluştu. Hükümetçe takibe uğrayan Sunusi, tekkesini Cabub'a nakletti Tekke ayni zamanda bir okuldu. Parasız olarak çocukların eğitim öğretim problemleri çözüme kavuşturulurdu. Büyük zaviyelerde Fıkıh, Hadis ve Kelam okutulur, müritler akşam yemeklerini birlikte Tekke'de yerlerdi. Tekkeler bu yüzden aynı zamanda bir imarethane hüviyetinde idi. Ticaretle istiga1eden müritler, kazançlarının az bir kısmını eğitim, yemek, vs, gibi giderlerin temini için tekkeye verirlerdi. İste bu Sunusi tekkeleri ve halifeleri Afrika'nın her tarafına dağılarak özellikle Orta Afrika kesiminde İslam'ın yayılmasına hizmet etmişlerdir. Yeri gelmişken Sunusi hareketinin ihtiyacı nitelikte olduğunu belirtmeliyiz. Ayrıca militan vasıflı oluşu, Cezayir'de emperyalist Fransızlara karşı mücadele vermelerini zorunlu kılan bir husus olmuştur. Bidatlerin ortadan kalkması için çabalar sarf etmesi de, kaynaklarda ıslahatçı hareketler arasında zikredilmesine yol açmıştır.

Zamanla bu tarikat siyasi sahada önüne geçilmez bir güç kazanarak devlet haline geldi. 19. yy. sonlarında Muammer Kaddafi devrimine kadar, Kuzey Afrika'da etkin olmuşlar hatta, Kurtuluş savaşı yıllarında Türkiye ye tam destek vermişlerdir.

F-TEKKELER

Afrika'da tarikatlar, genelde bir karakter taşımaktadır. Yine Afrika'da ilginç olan bir husus şeriat uleması ile tarikat ehli olanların birbirine düşmanlık etmemesidir. Her iki taraf aradaki barış ortamını tekkede sağlamıştır. Zira tekkeler hem ruhi eğitim merkezi olarak ameli yöne, hem de şer'i ilimlerin hemen her çeşidini okutarak nazari yöne açılmayı sağlayan çift yönlü işbirliğe sahip müesseselerdi. Afrika'da tekke demek okul, yetimhane, yoksullar yurdu, yardımlaşma merkezi demektir. Her hangi bir durumda ister müslüman, ister gayri müslim herkesin ilk müracaat mahalliydi. Afrika'da sıcaktan yanan bir yolcu canını bir tekkeye atar; orada yiyecek ve yatacak yer bulur; hasta ise tedavi edilir. Dertli olanlar zaviyelerdeki şeyhlere koşar, orada ruhi tedavi görür. Bir dul kadının, bir yoksulun müracaat yeri yine tekkelerdir. Her tekkenin mutlaka bir okulu vardır. Bu okulda öğrencilere yazı, okuma, din ilimleri ve Kuran'ı Kerim öğretilir. Küçük davaların bir kısmı da yine bu tekkelerde görülür. Her türlü mukaveleler tekkelerde akdedilir. Hatta nikâh, cenaze gibi merasimler de tekkelerde icra edilir.

Kaynaklarda verilen malumata bakılırsa hicri 2. asırdan itibaren tüm kuzey Afrika'da daha sonraki asırlarda ise sahil ve çöl kesimi tamamen çeşitli tarikatların tekkeleriyle çepeçevre kuşatılmıştır. Bunların eskilik ve etkinlik bakımından en önde gelenleri Becaye ve Caps de Garde'dakilerdir.

Dama gibi bütün Afrika çölleri, ovaları, sahilleri, vadileri, nehir kıyıları tamamen tekkelerce kuşatılmış vaziyettedir.

Afrika'da tekkeleri olan en önemli tarikatlar şunlardır: Sunûsiyye, Arûsiyye, Şâziliyye, Kadiriyye,, Ticaniyye, Rufaiyye ve Tayyibe'dir. Yukarıda Afrika'da İslam dağılışının önemli kilometre taşlarını anlatırken bu tarikatların hepsini vermemiş, sadece İslamlaşma sürecinde emeği nispeten biraz fazla geçmiş olanları göstermeye çalışmıştık. Hâlbuki hemen her tarikat, özellikle vahşi Afrika kesimlerinde açtığı tekkelerle psiko-sosyal nokta-i nazardan tam bir etki gücüne ulaşmış ve düne kadar insan yeme alışkanlığı olan insanları teker teker veya gruplar halinde Islama çekmiştir. Tarikatların açtığı tekkeler hankâh, zaviye vs. gibi isimlerle de anılmaktadır.
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Afrika'nın İslamlaşma sürecinin safhalarını genel olarak gördükten sonra, konu ile ilgili yaptığımız inceleme çalışmalarında karşılaştığımız bize göre enteresan gelen bazı hususların faydalı olacağı kanaatiyle izahına girmeyi uygun bulmaktayız.

1- Afrika'nın İslamlaşmasında tasavvufun çok üst seviyede katkısı olduğu, inkâr olunmaz gerçekler cümlesindendir. Ancak burada matematik bir oranlama yapmak, çeşitli yönlerden teknik zorlukları taşımaktadır. Bütün halinde bu inceleme göz önünde tutulup bir sonuç çıkarma ile karşı karşıya kalma durumunda, tasavvufun İslamlaşma olayında başrol oynadığı söylenebilir.

Bu konuda bizim söyleyeceğimiz son söz, bu araştırmamızın bizce "meseleye giriş denemesi "şeklinde olmasıdır. Çalışmanın hacmi daha geniş olabilir. Ele aldığımız konu daha derinliğe sahip boyutlarda incelemeye araştırmaya açıktır. Hedefimiz Türk okuyucuya işlediğimiz bu konuda yüzeysel de olsa biraz fikir verebilmekti. Bu hedefimiz tahakkuk ettiyse seviniriz.

2-Bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğunun eyaleti kaymakamlığı vs. olan ve bugün üzerinde ellilere ulaşan sayıda devletler kurulmuş bulunan coğrafya parçalarında hala geçmişin izleri çeşitli vesilelerle kendini hissettirmektedir.

İşte bunlardan birisi de Sultan Abdulhamid Han'ın panislamist siyasetine yönelik icraatıdır. Bu politika sonucu olarak Sultan Abdulhamid, Gibb'in ifadesiyle "dini ve ruhani ilgilerin odaklaştığı bir şahsiyet" haline gelmiştir.

Sultan Abdulhamid Han'ın bu yoldaki teşebbüslerini gerçekleştirebilmek için kullandığı tek araç sufi tarikatlardır. Sultan batı haçlı tehlikesine karşı Afrika ülkelerini savunma yolunu böyle çözmüş bu işi yürütebilecek kişiler Afrika'daki sufi şeyhler olmuştur. Bunlar haçlı gücü ve zekâsına, gerek fiili direniş hareketleriyle, gerekse nazari planda, müslüman Afrika'yı vaazlarla bilemek suretiyle karşı çıkmışlardır. Sayın İhsan S.Sırma'nın Fransız arşivlerine dayalı bazı çalışmaları bu hususu yeterince aydınlatıcı niteliktedir. İşte bu noktadan hareketle, Afrika da İslam'ın yayılması ne denli tasavvufun omuzlarından geçmişse, koruma ve savunması da o denli yine tasavvufi grupların gayretleriyle olabilmiştir denebilir.

İşte bu bağlamda, bizim üzerinde durmak istediğimiz ve çok boyutlu çözümlere ihtiyacı olduğunu düşündüğümüz bir meseleye kısaca temas etmek istiyoruz. Genelde, II. Abdulhamid Han, "siyasi deha" niteliğiyle anılır. Endonezya takımadalarında Afrika Atlas Okyanusu kıyılarına kadar uzanan geniş İslam coğrafyasında, bu "siyasi deha" batıdan Islama yönelen tehditlere karşı, savunma aracı olarak neden tasavvufu seçmiştir? Tasavvuftan başka seçenekler yok muydu? Bu savunma arcılığı rolünde, tarihi gerçekler ışığında tasavvufa alternatif teşkil edecek müesseseler bulunamaz mıydı? Ön yargılı olarak tasavvufa bakış açısı ve izlediği tutum negatif görüntü verenlere, şu fazla derinliği incelememiz ışığı altında, bu soruların cevabını bulma yönünde zihin yormalarını teklif ediyoruz. İşte ortaya koymak istediğimiz husus budur. Bir yandan Sultan Abdulhamid siyasi deha öte yandan bu siyasi dehanın hemen yanı başında tasavvuf. Ve tasavvufa verilen görev hiçte hafif değil.

3-Afrika da tekkelerin durumu yukarıda izah edildiği üzere klasik tipte bile geldiğimizden biraz farklı yapıya sahiptir. Her çeşit insana ve her çeşit probleme çözüm getiren, kapalı değil aksine açık bir yapıyı resmeden tekkeler, Afrika da İslam'ın yayılması ve kökleşmesi için büyük hizmetler vermiştir. Bu konuda ortaya çıkan gerçeklerden bazılarını şu şekilde özetlemek mümkündür.

Kuzey Afrika ülkelerinde XI. y.y. da tekkeler Sünnilik çerçevesinde ve Gazalinin sistemine uygun olarak bir din ve tasavvuf eğitimi sürdürüyor ve geniş halk kitlelerinin İslamiyeti kavramasına yardımcı oluyordu. Kuzey Afrika'nın en ücra köylerine kadar İslamiyetin yayılmasında halkın ve halkın kültür hayatında en büyük rolü oynayan, bu tekkeler olmuştur. Bunun günümüzde de böyle olduğunu yeni araştırmalar defalarca ortaya koymaktadır.

4-Afrika'daki tarikatlarda, genelde ihyacı ve ıslahatçı bir karakter kendini hemen ilk bakışta kendini belli eder. Kanaatimize göre bunun sebebini sufi tekkelerinde aramak gerekir. Zira Afrika'da tekkeler, sırf ruhi eğitimin verildiği, halkın çeşitli dertlerine deva olan müesseseler değil, aynı zamanda, çok ciddi öğretim ve eğitim müesseseleridir. Sufi dervişlerin tasavvuf deneyiminden geçme ameliyesinin yanı sıra, Tefsir, Hadis, İslam Hukuku, Kelam vs. İslami ilimleri de tahsil etmeleri fevkalade önem arz eden bir husustur. Yani bu müesseseler Seriyyü's Sakati'nin dediği gibi sufi muhaddis değil, muhaddis sufi üretiyordu. İşte bu şartlar altında yetişen sufiler Islama sonradan girmiş hurafe ve bidatlerle çok sıkı mücadele etmişlerdir. İslam tasavvuf tarihinde, bu tür ıslahatçı hareketler Hindistan da ve Malaya da ağırlıklı biçimde kendini göstermiş olmakla beraber bu seviyede bir mücadele diğer ülkelerde pek sık rastlanır bir olay değildir. Bu konuda yapılan araştırmalar, Afrika da daha çok Sunusiyye tarikatının ihyacı ve ıslahatçı karakter taşıdığını göstermektedir. Ancak şu hususu hemen belirtmemiz gerekir ki bu hareket tarzı ilk İslamlaşmaların vuku bulduğu Murabitun devrinde -yani XI.y.y.- görülür.

5-Batı emperyalizmine karşı silahlı direniş orduları Afrika da tekkelerden güç almıştır. Bizim bu çalışmamız sırasında eğilmek zorunda kaldığımız, fakat konumuzla endirekt ilgisi olan bu İslami direniş hareketlerinde İslam'ın ve İslam coğrafyasının savunucuları yine Afrikalı sufiler olmuştur.

Tasavvuf tarihi sahasında önde gelen çağımız oryantalistlerinden Prof. Schimmel bu vakıayı şu çarpıcı ifadelerle vurgulamaktadır:

"Ticanilik ve Sunusiliğin siyasal alanda başarı kazanması, tavırlarının, dindarların çoğuna çekici geldiğini göstermektedir. Çağımızda ihvan-ı müslimin teşkilatı kurucusu Hasan el- Benna gibi kimi müslüman liderlerin sufi tarikatlarıyla güçlü bağları olan bir ortamdan geldikleri söylemeliyiz."

Libya'nın, emperyalist emellere dayalı İtalyan saldırılarını püskürtme işini Sunusiyye Tarikatının üstlendiği ve Ömer Muhtar'ın bir sunusi mücahidi olduğu herkesçe malum hususlardandır.

İslam'ın özünde olan cihadın tasavvufla birlikte pozitif yönde ivme kazanan bir hıza ulaştığı genel İslam tarihi içinde gözden kaçmayan bir husustur. Oryantalist Schimmel'in bu konuya yaklaşımına bakınız, ne kadar ilginç: "Siyasal alanda İslam her yerde yenilgiye uğradığında, batılı güçler müslüman dünyasına maddi ve manevi bela olduklarında, yeni tarikatlar kuran ve tekkeler atan mutasavvıflar tuttukları yola tarikat-i Muhammediyye demişlerdi. Hz Muhammed s.a.s. 'in kişiliği onlar için güç merkezi olmuştu. Karşı koydukları güçler, müslüman olmayanlar ya da İngilizlerin Hindistan'ı olabileceği gibi Fransızlar da olabilirdi. Hz. Muhammed onların yardımcısıydı. Müslümanların geleceğini düşündüklerinde O 'na güveniyorlardı, Sufilerin müslüman hayatına olan en önemli katkılarından biri de budur"

Afrika müslüman zencilerin cihad ruhuna sahip olusunun bir göstergesi olarak, Latin Amerika'ya köle olarak götürüldüklerinde, Sık sık putperest ve animist zenci unsurlara liderlik yaparak isyan çıkarmaları gösterilebilir. Ruhlarındaki cihad duygusu, kölelik zincirini kırmaya yönelik en önemli itici güçtü. Bugün Brezilya'da. Hala Kunta Kinte'nin torunlarının varlığı yine bu itici gücün eseridir.

6. Afrika'da bazı İslam ülkelerinde' görülen medrese-tekke türü bir çekişmeye pek rastlanmaz. Bu da tekkenin medreseci hüviyete sahip olmasından kaynaklanan bir husustur.

7. Hıristiyan misyoner teşkilatı mükemmel bir organizasyona sahiptir. Batılı gazete ve mecmualarda, açlıktan kemiği çıkmış Afrikalıya, Hz. İsa aşkına yardım eli uzatılmasına dair ilanlar sık sık rastlanır. Bu yardımlar dini vakıf ve kilise teşkilatlarında toplanır, daha sonra Hıristiyanlaştırma yolunda kullanılır: Açlıktan, kırılan bu skileton tipi insanların midelerine 250 gr. buğday unu yerleştirilerek hıristiyanlaşması yolunda mesafeler alınır. Bunun yanı sıra binlerce kilometre uzaktaki Amerika, Afrika yı araştırmak üzere bir çok enstitüler kurar. İngiltere, Fransa ve diğer batılı ü1kelerde de bulunan bu enstitüler kendilerinden uzaklarda açlık ve kıtlık çeken yarım milyara yaklaşık Afrika'yı inceler, raporlar hazırlar, araştırmalar yapar, konferanslar tertip ederler. Bu tür Afrika ile yakın ilgisi bulunan organize kuruluşlar, esefle kaydetmek gerekir
ki, hemen hemen hiç bir İslam ülkesinde görülmez. Günümüzde, Afrika'da Hıristiyanlaştırma olayı en acı biçimde bati hıristiyan dünyası tarafından sahneye konmaya çalışılmaktadır.

İşte bu misyoner teşkilatlarının onca faaliyetine rağmen Monteil'in şu tespitleri yüreklere su serpici niteliktedir: "Hıristiyan misyonerlerin organize biçimde bir kaç asırdan beri kendi aralarında yarışırcasına kendi dinlerini yayma çabasına rağmen organize olmayan İslam tebliğ hareketi daha baarılı sonuçlara ulaşarak Afrika 'da İslam lehine popülasyonu % 70 'e ulaştırılmıştır.

Hatta daha önce hıristiyan misyonerlerinin Hıristiyanlaştırdığı bölgelerde zenciler sonradan yine İslam'a girmektedirler. Mesela Kazamans'ta bir köyün hıristiyan sakinlerinin kısa bir müddet sonra, müslüman olmaları Dyofror köyünün 1952 yılında 35 katolik ve 3.000 kadar putperest sakini bulunmasına karşılık, 1963'te bu köyde oturanların tamamının İslamiyet'e ihtida etmiş olması, Kuzey Dahomey 'de Bariba, kabilesine1948 yılında bir hıristiyan misyonerinin giderek kabile halkını Hıristiyanlaştırmasına karşılık 1952'de aynı kabileye bir müslüman şeyhin uğramasından sonra;' kabile halkının tamamının müslüman oluşu, Mali 'de 1936-1950yilları arasında 15 yılda müslüman sayısının iki katına çıkışı, 30-40 yıl öncesine kadar müslüman yolcunun oturduğu taburenin bile yakıldığı Senegal köylerinin bugün tamamen İslamlaşması, bunun en güzel örneğidir"

8. Afrika da ihtida olayları dikkati çeken husus, İslam'ın toplumda yukarıdan aşağı olmak üzere yayılmasıdır. Yani şeyhler önce yerel yöneticileri İslamlaştırıyorlar, daha sonra bu yöneticilerin çalışma ve teşvikleriyle tebaada İslamlaşıyordu.

9. Çalışmamızda dikkat çeken diğer bir husus da, Afrika sufi tarikatları arasında heterodox tip tarikat hemen hemen hiç yok gibidir. Bu da, araştırmaya muhtaç bir tasavvuf tarihi konusudur.

10. Tasavvuf, Afrika'da görebildiğimiz kadarıyla, çabucak müslüman devletler kurabilecek kadar ileri merhaleler kat etmiştir.Murabitûn" Muvahhidûn, Sunûsiyye gibi sufi hareketler bunun en güzel örneğidir.Asya topraklarında bu tür devletleşme karakteri gösteren tek bir tarikat vardır ki onu da tarihe mal olmuş ismiyle "SafeviIer" şeklinde hatırlamaktayız,

kaynak :
İ.Ethem BİLGİN
(İlim ve Sanat )